Kolay Türkçe

Gosterilen ‘11. Sınıf Türk Edebiyatı’ Kategorisi

Tanzimat Edebiyatında Gazete

Pazartesi, Ağustos 25th, 2014 | 29.981 views
takvimi vakayi

takvimi vakayi

Tanzimat Edebiyatında Gazete konusunu iki başlık altında incelemekte fayda var. Öncelikle Tanzimat edebiyatında gazetenin öneminden bahsedelim ve arkasından da bu dönem çıkan önemli gazeteleri kısa kısa tanıtalım.

Tanzimat Edebiyatında Gazetenin Önemi

Gazete, Türk edebiyatına Tanzimat edebiyatı ile birlikte girer ve en çok kullanılan edebî türlerden bir tanesi olur. Bu dönemde gazeteye verilen önemin bu derece olmasının belli başlı sebebi vardır. Öyle ki bu dönemde çıkan 60 kadar gazete bu önemin bir göstergesidir.

Tanzimat sanatçılarının asıl gayesi Batılı anlamda bir Osmanlı kurmak için halkı eğitmek, bilinçlendirmekti. Bu amaçlarını gerçekleştirmek için halka en çabuk ulaşabilecekleri aracı kullandılar. Şüphesiz bu araç da gazete idi. Demek ki Tanzimat sanatçılarının halka ulaşmada benimsedikleri ilk araç gazete idi.

Bu dönem sanatçıları gazeteyi siyasî, toplumsal ve edebi çalışmalarının merkezi haline getirdiler. Öyle ki yurtdışına kaçmak zorunda oldukları zamanlarda dahi gittikleri yerde gazete çıkarmaya devam ettiler.

Tanzimat edebiyatı sanatçıları Batılı anlamda yeni bir edebiyat meydana getirmek istedikleri için bu yeni edebiyatın hemen her türünde (roman, hikâye gibi) eserler kaleme aldılar ve bu eserleri halka ulaştırmak, onlara tanıtmak için de gazeteyi bir araç olarak seçtiler.

Tanzimat edebiyatının önde gelen sanatçılarından Şinasi gazete için “amme hukuku” kavramını kullanmıştır. Yani halkın hukuku, halkın hukukunu korumak için bir araçtır gazete. Yine bu dönem gazetecilerinden ve yazarlarından Ali Suavi, “Anlıyor musunuz, gazete ne güzel mekteptir ve orada okuyanlar nasıl da uyanıyorlar!” sözüyle Tanzimat edebiyatında gazete nin öneminden bahsetmiştir.

Tanzimat Döneminde Çıkan Gazeteler

Takvim-i Vakâyi: 1831 yılında II. Mahmut döneminde çıkan gazete ilk resmî gazetemiz olma özelliğine sahiptir. Vakaların takvimi, kayıtları anlamına gelmektedir. Saray tarafından çıkarılır. Resmî duyurular ve iç-dış gelişmeler hakkında halka bilgi verilir. Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Mısır’da Osmanlı karşıtı propagandalar yapmak için çıkardığı Vaka-yi Mısriyye isimli gazeteye karşı çıkarılmıştır.

Dönem dönem kapatılan gazete Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra Resmî Gazete olarak faaliyetlerini sürdürür.

Ceride-i Havadis: 1940’ta İngiliz William Churcil tarafından çıkarılan gazete devlet tarafından teşvik edildiği, desteklendiği için yarı resmî gazete olarak kabul edilir. Kurulduğu ilk dönemde ilgi çekmeyen gazete gün geçtikçe daha çok ilgi görmüştür. Havadisler günlüğü anlamına gelir.

Tercüman-ı Ahvâl: 1860 yılında Agâh Efendi ve Şinasi’nin birlikte çıkarmıştır. Bu gazete Tanzimat edebiyatının kuruluşu olarak kabul edilir. Yazılan ilk tiyatro eserimiz Şinasi’nin Şair Evlenmesi bu gazetede bölümler halinde yayımlanmıştır.

Tasvir-i Efkâr: Tanzimat dönemindeki diğer önemli gazetelerden bir tanesi de 1862’de Şinasi tarafından çıkarılmıştır. Bu gazeteyi 1865 yılında iki yıl Namık Kemal çıkarmış ve akabinde de Recaizade Mahmut Ekrem devam ettirmiştir.

Muhbir: Ali Suavi tarafından 1866 yılında çıkarılmıştır. Avrupa’ya kaçan Ali Suavi bu gazeteyi Londra’da çıkarmaya devam etmiştir.

Hürriyet: 1868’da Londra’da Namık Kemal ve Ziya Paşa tarafından çıkarılmıştır. Ziya Paşa daha sonra Cenevre’de çıkarmaya devam etmiştir.

Devir: 1872 ‘de Ahmet Mithat Efendi tarafından çıkarılmıştır.

Bedir: 1872 ‘de Ahmet Mithat Efendi tarafından çıkarılmıştır.

İbret: Namık Kemal Avrupa’dan döndükten sonra bu gazeteyi 1871’de çıkarmıştır. En önemli düşünce ve siyaset yazılarını bu gazetede yayımlamıştır.

Sabah: 1876’da Şemseddin Sami tarafından çıkarılmıştır.

Tercüman-ı Şark: 1878’de Şemseddin Sami tarafından çıkarılmıştır.

Ayrıca:

Bu dönemde yine Hadika, Sıraç, Basiret, İstanbul, Vakit, Mecmua-i Ebuzziyya isimli gazeteler çıkarmıştır.

Münif Paşa, ilk aylık bilim dergisi olan Mecmua-i Fünûn’u çıkarmıştır.

İlk çocuk dergisi Mümeyyiz ve resimli Mirat dergileri bu dönemde çıkmıştır.

Tanzimat Edebiyatının Genel Özellikleri

Pazartesi, Ağustos 25th, 2014 | 1.211 views

Tanzimat edebiyatını göstermiş olduğu farklı özellikler bakımından I. Dönem Tanzimat Edebiyatı ve II.Dönem Tanzimat Edebiyatı olmak üzere ayırarak inceliyoruz. Her iki dönem de birbirinden farklı özellikler gösterir. Bu sebeple ayrı başlıklar altında incelemekte fayda var.

I. Dönem Tanzimat Edebiyatının Özellikleri (1860 – 1876)

  • Bu dönem Tanzimat edebiyatında toplumcu bir karakter ön plana çıkmıştır. Sanat toplum içindir anlayışı benimsenmiş; edebiyat ve tüm sanatsal faaliyetler toplumu eğitmenin, bilinçlendirmenin bir aracı olarak kullanılmıştır. Demek ki edebiyat fikirleri yaymada, kabul ettirmede, öğretmede bir araçtır.
  • Roman, hikâye, gazete, tiyatro, eleştiri gibi türlerde ilk defa bu dönemde eserler kaleme alınmıştır.
  • Vatan, hürriyet, hak, adalet, özgürlük, eşitlik gibi temalarla eserler kaleme alınmıştır.
  • Batı edebiyatındaki akımlar Türk edebiyatında görülmeye başlanmıştır. Namık Kemal, Ahmet Mithat Romantizmin etkisinde; Şinasi, Ahmet Vefik Paşa da klasisizmin etkisinde kalmıştır.
  • Parça güzelliği yerine bütün güzelliği öne çıkarılmış ve şiirlere ilk defa bağımsız isimler verilmiştir.

Bu dönemin genel özelliği ikiliktir. Divan edebiyatına tepki duyulmasına karşın ondan çok uzağa gidilememiştir. Öyle ki;

  • Milli ölçümüz olan hece ölçüsü ile şiir yazılması gerektiği benimsenmiş fakat aruz, hece ölçüsüne göre daha fazla kullanılmıştır.
  • Söz oyunları, sanatlar büyük oranda terk edilmiş, daha sade, anlaşılır bir şiir dili meydana getirilmiştir. ( Amaç halkı eğitmek, halka yeni şiiri, yeni yaşamı öğretmek olduğu için mümkün olduğunca sade bir dil kullanılması zorunluydu.)
  • Dilin sadeleşmesi gerektiği, daha çok Türkçe kelime kullanmak gerektiği savunulmuş ancak Arapça ve Farsça kelimelerin kullanımına devam edilmiştir.

II. Dönem Tanzimat Edebiyatının Özellikleri (1876-1895)

  • Bu dönem sanatın toplumu eğitme olan amacı terk edilmiş ve sanat sanat içindir anlayışı benimsenmiştir.
  • Sanatçılar daha çok bireyi ilgilendiren konulara yönelmişler, toplumun sorunlarına daha az eğilmek zorunda kalmışlardır.
  • Dilde sadeleşçe görüşü terk edilmiş I. Tanzimat Dönemi edebiyatçılarına göre daha ağır bir dil kullanılmıştır.
  • Şiirin konusu genişlemiş, güzel olan her şeyin şiirin konusu olabileceği düşüncesi ön plana çıkmıştır.
  • Recaizade Mahmut Ekrem, Sami Paşazade Sezai realizmden, Nabizade Nazım da natüralizmden etkinlenmiştir.
  • Bu dönem tiyatro eserleri oynanmak için değil okunmak için yazılmıştır. (Bunun sebebi 1876’da ilan edilen Kanun-i Esasi’nin 1878 ‘de yürürlükten kalkması ve Sultan Abdülhamit’in baskıcı tutumunun egemen olduğu İstibdat Dönemi’nin başlamasıdır. Zira bu dönemde birçok sanatçı yazılarından dolayı sürgün edilmiştir. )

 

Tanzimat Edebiyatının Oluşumu

Pazartesi, Ağustos 25th, 2014 | 4.780 views

Tanzimat Edebiyatının Oluşum Zemini

Tanzimat Arapça “nzm” kökünden gelir ve düzen, düzenleme, düzenlemeler anlamına gelir. Tanzimat Fermanı da askerlikten ekonomiye birçok alanda düzenlemeler yapılacağının devlet eliyle duyurulduğu bir fermandır. Bu ferman ile Batılı anlamda bir düzene duyulan ihtiyaç dile getirilmiş ve devlet eliyle bu tasdik edilmiştir. Yani devlet birtakım yeniliklerin zorunlu olduğunu, değişimlerin yaşanması gerektiğini kabul etmiştir. Tabii bu kabul etme süreci Lale Devri’ne kadar uzar.

Bu dönemden itibaren gerek yurtdışına gönderilen geçici/kalıcı elçiler, gerekse burslarla okutmaya gönderilen gençler Avrupa’nın yaşayış ve düşünüş tarzını benimserler ve yurda döndüklerinde bunu uygulamaya koyulurlar. Gazeteler çıkarırlar, Batıyı tanıtan yazılar yazarlar, Batı edebiyatından tercümeler yaparlar. Hızla Batı medeniyet dairesine yönümüzü çevirmeye çalışırlar.

Gazetelerin Batılılaşma yolunda şüphesiz önemli rolü vardır. Yurtdışına gönderilen genç aydınlar Avrupa’da öğrendiklerini, gördüklerini, düşüncelerini gazeteler vasıtasıyla halka iletirler, anlatırlar.

Tiyatro yine Batılılaşma yolunda mühim bir araçtır. Birçok Fransız tiyatrocular kumpanyalar düzenleyerek Türk halkına tiyatroyu sevdirirler. Öyle ki Türkler oyunlar yabancı bile olsa hareketlerden zevk aldıkları için oyunları izlemeye giderler. Hatta Tanzimat Fermanı’nın ilanı ile birlikte İstanbul’da bir de tiyatro binası yapılır.

Tanzimat Edebiyatının Başlaması

 Toplumsal gelişmelerin kültürü, sanatı ve edebiyatı etkilemesi şüphesiz bir süre sonra olur. Tanzimat edebiyatının başlaması da Tanzimat Fermanı’nın ilanından 30 yıl sonrasına rast gelir. Kaynaklar genelde Tanzimat Edebiyatının başlangıcını 1860 yılında Tercüman-ı Ahval gazetesinin yayımlanmaya başlaması kabul eder.

Tanzimat sanatçılarının amacı Batı örneğinde bir Türk edebiyatı oluşturmaktı. Bu sebeple bu edebiyatı halka öğretmek için tüm kaynakları, imkânları değerlendirdiler. Ayrıca Batı edebiyatından aldığımız tiyatro, gazete, makale, roman, hikâye gibi türlerin hemen hepsinde kalem oynattılar ve bu türlerin ilk örneklerini verdiler.

Tanzimat dönemi Divan edebiyatına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Fakat Tanzimat edebiyatının genel karakteristik özelliğine baktığımızda bir dualizm yani ikilik görürüz. Bu ikiliğin temel sebebi hem siyasî anlamda hem de edebî anlamda yeni kurumların, yeni türlerin oluşması ile birlikte uzun yıllar eski kurumlar, eski türler varlığını devam ettirmiştir. Çünkü bu dönemde hem eskiyi savunan hem de yeniyi savunan sanatçılar vardır. Demek ki Tanzimat edebiyatı dediğimizde eski-yeni çatışmasını merkeze alacağız.

1860’larda Tercüman-ı Ahval ile başlayan Tanzimat edebiyatı 1900’lere kadar varlığını devam ettirir.

Bu dönem sanatçılarından Şinasi, Ziya Paşa, Akif Paşa, Namık Kemal, Agâh Efendi, Sadullah Paşa, Sami Paşazade Sezai gibi isimler modern Türk edebiyatının kurucuları sayılırlar. Bunlar arasında Şinasi ilklerin sanatçısıdır.

Şinası, yazdığı şiirler, romanlar ile aklı, düşünceyi ve modernleşmeyi ön plana alarak kendinden sonra gelen aydınlara öncü olmuştur.

Akif Paşa’nın bu dönem yazdığı “Adem Kasidesi” modern şiirin öncülerinden sayılır. Adem, yokluk demektir. Akif Paşa yazdığı bu şiirle Osmanlı aydınının dünyaya bakışı ile modern insanın aklı ön plana çıkarışı arasında kalan insanın dramını anlatır.

Yenileşme Dönemi Türk Edebiyatı

Pazartesi, Ağustos 25th, 2014 | 26.062 views

Türkler tarih içerisinde üç ana medeniyet dairesine girmiştir. Tüm toplumsal olayların edebiyatı etkilediği gibi bu üç ana dönem de edebiyatımızda üç dönem meydana getirmiştir.

Sözlü dönem, Türklerin Orta Asya’da daha fazla kendine ait unsurları barındırdığı, kavmî özelliklerin ön plana çıktığı bir dönemdir. Türklerin İslâmiyet ile tanışmasına kadar bu dönem etkisini sürdürmüştür.

Dini dönem, İslâmiyetin kabulünden itibaren Türklerin edebiyatını büyük oranda etkilemiş ve bu etki yüzyıllar boyu sürmüştür. Bu dönem edebiyatında dinî özellikler ön plâna çıkmış, dinî nitelikli eserler vermiştir. Bu dönem 10. Sınıf Türk Edebiyatı dersinin konusudur.

Modern Dönem ise Tanzimat Fermanı’nın ilanı ile başlar ve günümüze kadar devam eder. Dinî döneme göre bireyin ve aklın daha ön planda tutulduğu bu dönemde Batı ile etkileşim artmış ve Batıdan birçok edebi tür (roman , tiyatro, deneme, gazete gibi) alınmıştır.

yenileşme dönemi

yenileşme dönemi

* Resminbüyüğü için üzerine tıklayınız

Yenileşme Dönemi, Yenileşme Nedir?

Yenileşme, var olanın çağın ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmesidir. Tüm Batı ülkeleri gibi Osmanlı İmparatorluğu da Yenileşme Dönemi nden nasibini almıştır.

Batı, 16. Yüzyılda Rönesans ve Reform hareketlerine girişerek kilisenin hakimiyetini, skolastik düşünceyi terk eder ve onun yerine aklı, bilimi ve deneyi ön plana alan yeni bir düşünce dünyasına adımını atar. Aklı ve bilimi ön plana alan Avrupa bireyin de önemli olduğu bir Aydınlanma Çağına ayak basar. Aydınlanma Çağı, aklın ön plana alındığı, doğru bilgiye akıl ile ulaşılacağının benimsendiği bireyin kendi yaşantısını şekillendirebildiği, bireyin toplum için/devlet için değil de toplumun/devletin birey için var olduğuna inanıldığı bir dönemdir.

Aydınlanma çağı ile birlikte Coğrafi keşifler hız kazandı. Coğrafi keşifler ile yeni yerler keşfeden Avrupa buraları sömürmeye başladı ve dolayısıyla da zenginleşti. Ayrıca teknik alandaki gelişmelerin sanayiye yansıması ile birlikte sanayi inkılâbı gerçekleşti. Böylece Avrupa karşı konulmaz bir güç haline geldi.

Avrupa’daki bu gelişmeleri izlemeyen, izlemeye tenezzül etmeyen Osmanlı Devleti, onların karşısında maddi olarak güç kaybetti. Avrupa’nın parası ve sanayisi ile baş edemedi. Yine bu dönem ortaya çıkan ve milletlerin kendi devletlerini kurma özgürlüğü düşüncesini yayan Fransız İhtilali, çok uluslu bir devlet olan Osmanlı Devleti’ni etkiledi ve Osmanlı Devleti büyük toprak parçaları kaybetmeye başladı.

Devletin ileri gelenleri bu kaybedişe bir dur demek adına ilk defa Batının ne yaptığına dikkat etti ve onları yakından izlemek , onların yaptığı yenilikleri uygulamak gerektiğini düşündü. Tabii bu kayıplar en çok askeri alanda yaşandığı için yapılan yenilikler askerî alanda sınırlı kaldı.

Dönem dönem bu yeniliklerin faydasını gören Osmanlı Devleti hızla toprak kaybetmeye devam ediyordu. Padişahların, sultanların ömrü ile sınırlı kalan yenilikler II. Mahmut döneminde hız kazandı ve askerî alandan sıyrılarak, siyasî, ekonomik alanlara da yöneldi. Ancak bu yeniliklere yeniçeriler, ulemalar gibi yenilik istemeyen kesim taş koyunca yenilikler sınırlı, yetersiz kaldı.

Osmanlı , birçok milleti, farklı inanca sahip insanları bünyesinde barındırdığı için tarihin her döneminde diğer devletler tarafından içişlerine karışma tehdidi ile karşı karşıya kalmıştır. Öyle ki 1800’lü yıllarda Osmanlı vatandaşı olan Katoliklere Fransa, Protestanlara İngiltere, Ortodokslara da Rusya sahip çıkmış ve bu vatandaşları bahane ederek Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışmışlardır.

Osmanlı, bu karışmayı engelleyebilmek için azınlıkların haklarını korumak amacıyla Sultan Abülmecit zamanında Mustafa Reşit Paşa’nın hazırladığı Tanzimat Fermanı’nı diğer adıyla Gülhane Hattı Hümayunu’nu3 Kasım 1839’da Gülhane parkında yayımlamıştır.

Tanzimat Fermanı Maddeleri (kısaca)

  • Bütün vatandaşların can, mal ve namus güvenliği sağlanacaktır. ( Bu madde ile Osmanlı Devleti bünyesinde yaşayan Müslüman gayri müslim tüm halkın yaşama hakkı ilk defa bir kanun maddesi ile güvence altına alınmıştır.)
  • İnsanlar mahkemeye çıkarılmadan cezalandırılmayacaktır.  ( Yasaların üstünlüğü bir padişah tarafından kabul edilmiştir.)
  • Herkesten gelirine göre vergi alınacaktır.
  • Padişahın gücünün üzerinde kanun gücü olacaktır.
  • İnsanlara mülkiyet edinme hakkı tanınacaktır.
  • Askerlik işleri düzene sokulacaktır. ( Bu madde ile gayrimüslimler de askere gidecektir. Bu madde Islahat Fermanı’nda değişmiştir.)
  • Rüşvet ve adam kayırma yasaklanacaktır.

Bu devletler Tanzimat Fermanı ile yetinmemiş ve ülkeyi bugün bile darboğaza getiren Islahat Fermanı’nı 1860 yılında Abdülaziz’e hazırlatıp imzalatmışlardır.

Yenileşme dönemi ve Tanzimat Fermanı ‘nın Türk Edebiyatına yansıması Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatı ‘nın oluşmasını sağlamıştır.

Araba Sevdası Roman İncelemesi

Salı, Ağustos 27th, 2013 | 158.221 views
araba sevdası

araba sevdası

A) Dış Yapı İncelemesi:

Eserin adı: Araba sevdası

Yazarı: Recaizade Mahmut Ekrem
B) İç Yapı İncelemesi:

Konu yönünden:

Eserde hangi konu işlenmiştir?
Bir sokak kadını uğruna bütün varlığını düşünmeden , sorumsuzca harcayan ve nihayet düştüğünü farkettiğinde ise çok geç kaldığını gören Bihruz Bey’in kişiliğinde dönemin traji komik durumu ele alınmaktadır.

Yazarın konuya bakış açıları nelerdir?
Yazar , kendi öz değer yargılarından koparak , bilinçsiz bir şekilde batılılaşmaya çalışan dejenere olmuş bir toplumu ve bu toplumun düştüğü traji komik durumu , romanın kahramanı Bihruz Bey’in kişiliğinde eleştirel bir biçimde işleyerek ele almıştır.

Eserin ana olayı nedir? ( Araba sevdası )
Araba Sevdası romanı realizmin etkisiyle yazılması ve batı hayranlığı yolunda düşülen garip durumları eleştirmesidir.

Yazar nasıl bir ana düşünceye ulaşmaktadır?( Araba sevdası )
Yazar oldukça zengin ve beyinsiz bir delikanlının geçirdiği bir aşk macerası günün terbiye olayları , özel ders veren yabancılar alafrangalık merakı gibi devrin toplumsal dertlerini toplar.Yalnız kitabın bir kusuru vardır ; o da Recaizade Mahmut Ekrem Bey’in hiç yapamayacağı işe, hiciv ve mizaha merak etmesidir. Bu yüzden üslubu boş yere ağırlaşır ve roman hızını kaybeder.

Eserin planı nasıldır?( Araba sevdası )
Giriş bölümünde olayın kahramanlarının fiziksel ve ruhsal tanıtımları, aile yapısı anlatılmaktadır. Gelişme bölümünde Bihruz Bey, Periveş Hanım’ın öldüğünü zannedip üzülmesi ve mirasını yavaş yavaş kaybettiği anlatılıyor. Sonuç bölümünde ise öldü zannettiği kadının ablasına kardeşinin mezarını sorar fakat konuştuğu kadın Periveş Hanım’dır. Periveş hanım Bihruz Bey’le dalga geçerek rezil etmiştir.

Yazılış Tekniği Yönünden:( Araba sevdası )

Eserin yazılış tekniği nasıldır?
Avrupalılaşmayı yanlış anlayan ve aile servetini bu yanlış anlayışa vekaba sevda maceralarına kurban eden bir zilhniyeti hiciv için yazılmış olan bu romanı üslup ve teknik bakımlardan zayıftır.

Çeşidi ne olabilir?
“Araba Sevdası” romanının çeşidi romantik romandır. Romantik roman duyguların ve hayallerin egemen olduğu romandır.

Kahramanları Yönünden:( Araba sevdası )

Eserin belli başlı kahramanları kimlerdir?
Bihruz Bey, Keşfi bey, Mösyö Piyer, Periveş Hanım, Çengi Hanım.

Bu kahramanların ruhsal ve fiziksel özellikleri nelerdir?
Bihruz Bey: Alafrangalığa özenir, süslü ve gösterişi sever. Şık giyinir. Şımarık sorumsuz ve züppe bir gençtir.

Mösyö Piyer: Beyin nabzına göre şerbet veren kurnaz bir ihtiyardır.

Periveş Hanım: Sarışın , orta boylu , narin yapılı , gönül avcısı , edalı bir yosmadır.Gözleri ise çok güzel , çizgili koyu sarı , kaşları kumral , kilolu , burnu ise incecik , ağzı küçük ve biçimlidir.

Çengi hanım: Uzun boylu, Periveş hanımdan daha yaşlı ve kiloludur. Mavi gözlü, esmer yüzlü süekli konuşan, gülmeyi çok seven, yaşına göre çok dinç biridir.

Keşfi Bey: Bihruz Bey gibi züppe alafrangalığa özenen süsü ve gösterişi seven biridir. Ayrıca yalancıdır.

Kahramanlar arasındaki bağıntılar nelerdir?( Araba sevdası )
Bihruz Bey ile Keşfi Bey arakadaştırlar. Periveş Hanım’lada Çengi Hanım arkadaştırlar. Mösyö Piyer ise Bihruz Bey’in Fransızca öğrtmenidir.

Kahramanlar hangi sosyal tabakaya mensupturlar?( Araba sevdası )
Bihruz Bey eski vezirlerden artık hayatta olmayan ‘…..’paşanın oğludur. Keşfi Bey ‘de birinci sınıf bir insandır. Öğretmen Mösyö Piyer orta tabakadan bir insandır. Periveş Hanım ve Çengi Hanım ise düşük tabakadandır.

Yazar, kahramanlarını seçerken nelere dikkat etmiştir?
Recaizade Mahmut Ekrem edebiyatımızın ilk eleştirmeni olması nedeniyle batı hayranlığını tenkit edebileceği kahramanlar seçmeye dikkat etmiştir.

Olaylar karşısında kahramanların durumu nasıldır?
Bihruz Bey, Periveş hanıma aşık olmuştur. Yalnız sevdiği kadının öldüğünü duyunca çok üzüntülü bir yaşam südüü. Her şeye boş verir. Periveş hanım ile arkaşı ise olaylar karşısında dalgacı tavırları vardır. Mösyö Piyer ile Keşfi Bey de kendi çıkarlarını düşünmektedirler.

 ( Araba Sevdası )Yer ve Zaman Yönünden:

Olay nerede veya nerelerde geçmektedir? Buranın belli başlı özellikleri nelerdir?
Olay Çamlıca parkında geçmektedir.Çamlıca parkı ; büyük , gösterişli ve gerçekten gönül açıcı bir bahçesi vardır.Renk renk , çeşit çeşit birsüü ağaçlar vardır.Biraz ileride düzlüğün ortasında üstü kapalı , çevresi açık , kulübe tarzında ufak tefek büfeler vardır. Biraz ileride büyük bir göl ve gölün üstünde köprü vardır.Oralardabirde gazino vardır.

Araba sevdası – Olay ortaya konulurken yer, nasıl ele alınmaktadır?
İstanbul’un en iyi semti olan Çamlıca’nın güzellikleri ele alınmıştır.

Olayın akışında zaman kırımları var mıdır?( Araba sevdası )
Zaman, belli bir düzenlilik içerisinde mi sunulmaktadır?
Olayın akışında zaman kırımları vardır. Zaman, belli bir düzenlilik içerisinde sunulmuştur. Kış mevsimini Süleymaniye’de evinde, yaz mevsimini Çamlıca’daki lüks evinde geçirmiştir.

Dil ve Anlatım Yönünden:( Araba sevdası )

Eserin dili anlaşılır nitelikte midir?( Araba sevdası )
Romanda çoğunlukla osmanlıca kelimeler kullanılmıştur.Arada Fransızca kelimeler de kullanılmaktadır.Araba sevdası romanının dili bu yüzden anlaşılır nitelikte değildir?

Yazar, sözcükleri kullanırken seçici davranmış mıdır?
Yazarın kullandığı sözcükler özellikle seçilmiş gibidir.Çok zengin anlamlı kelimeler kullanılmıştır.

Yazar, konuşmalarda ve anlatımlarda dili nasıl kullanmaktadır?
Genelde gayet düzgün bir anlatım dili vardır. Araba sevdası romanında anlatılanlarının gerçekliği belirlenmiştir. Yazarın kendine göre özgü anlatımı vardır.

araba sevdası – Anlatım kaçıncı kişi ağzından yapılmaktadır?
Araba sevdası romanında anlatım yazar tarafından yapılmıştır.

Yazar dil ve anlatımı, yaşadığı dönemle uygunluk göstermekte midir?
Yazarın dil anlatımı, yaşadığı döneme uygunluk göstermektedir. Gayet kibar, hoş, özenle seçilmiş şekilde kelimeler kullanıp anlatılmıştır.

Araba Sevdası romanında anlatımda akıcılık nasıl sağlanmıştır?
Bihruz Bey’in sevdiği Periveş Hanım’a olan aşkını anlatması ve aşkı yüzünden kederlenmesi romanın anlatımında akıcılığı sağlamıştır.
{mospagebreak}
Yazarın Kişiliği Yönünden:

Yazar, hangi edebiyat anlayışını benimsemiştir?
Yazar, Araba sevdası romanında ‘realist roman’edebiyat anlayışını benimsemiştir.

Yazarın edebi kişiliğinde en belirgin özellik nedir?
Yazarın edebi kişiliğinde en belirgin özellik gerçekçi oluşudur.

Yazarın romanlarında işlediği belirgin bir konu var mıdır?
Batı hayranlığını eleştirmesidir.

Yazarın önemli eserleri nelerdir?

Şiir:
Nağme-i Seher (1871)
Yadigar-ı Şebab (1873)
Zemzeme (3 cilt, 1883-85)
Nejat Ekrem (şiirler , anılar , 1910)
Nefrin (1916)
Tefekkü (1886 Nazım ve nesir karışık)
Pejmüde (1895 Nazım ve nesir karışık)

Roman:
Araba Sevdası (1898 , 5. basım 1985)

Hikaye:
Şemsa (1895)
Muhsin Bey Yahut Şairliğin Hazin Bir Neticesi (1890)

Oyun:
Afife Anjelik (1870)
Vuslat Bahut Süeksiz Sevinç (1875)
Çok Bilen Çok Yanılır(1914)

İnceleme-Eleştiri:
Talim–i Edebiyat (1882)
Takdir-i Elhan (Menemenlizade Tahir’in kitabına ön söz , 1883)
Takrizat (1888)

Araba Sevdası Romanının Özeti:

Bihruz Bey bir Osmanlı paşasının oğludur. Evde özel hocalardan yarım yamalak bir eğitim görmüştü.Alafırangalığa özenir, süsü, gösterişi sever. Şık giyinir. Şımarık, sorumsuz bir gençtir. Her fırsatta az buçuk bildiği Fransızcasıyla terziler, ayakkabıcılar ve garsonlarla konuşur. Böylece Batılı olduğunu sanır.

Devrin pahalı eğlence yerlerinde arabasıyla gezer. Bir gün Çamlıca tepesine çıkar. Güzel bir arabada sarışın, kibar görünüşlü bir kız görü. Hemen ona aşık olur. Ertesi hafta yine oraya gider. Binbir özenle yazdığı mektubu kızın arabasına atar. Fakat, o günden sonra onu bir daha göremez. Yemeden içmeden kesilir, zayıflar. İşini, annesini ihmal eder. Arkadaşlarından Keşfi Bey aşkını öğrenir. Ona kızın öldüğünü, ailesini yakından tanıdığını, bir de ablası bulunduğunu söyler. Bihruz Bey bu yalana inanır.

Aradan günler geçer, Bihruz Bey’in aşkı yavaş yavaş küllenir. Şehzadebaşı’nda dolaşırken, tutulduğu kıza rastlar. Fakat onun sevgilisi değil, ablası olduğunu düşünü. Güçlükle kadının yanına yaklaşır, üzüntüsünü bildirir, kız kardeşine olan aşkından söz eder. Mezarın yerini sorar. Kadın güler. Bihruz Bey’e onunla nerede karşılaştığını açıklar ve kızkardeşi bulunmadığını söyler. Alaylı kahkahalar atar.Bihruz Bey düştüğü kötü durumdan kurtulmak ister. Fakat pot üstüne pot kırarak daha gülünç olur. Utançtan kıpkırmızı kesilir. Sonra , bir yolunu bularak oradan ayrılır.
Edebiyat tarihimizin dönüm noktası olarak kabul edilen Araba Sevdası romanı, bin sekiz yüzlerde İstanbul’un sosyete ve sefahat yaşamını konu alan bir romandır. Yazar Recaizade Mahmut Ekrem, Tanzimat edebiyatının sona erdiği, buna karşılık Servet-i Finun edebiyatının ağır bastığı dönemin ünlü edebiyatçılarındandır. Aslında Araba Sevdası bu geçişte önemli bir yere sahip, zira bu roman edebiyatımızın ilk realist romanıdır.
Dönemin siyasi kargaşası bir yana, Osmanlı’nın yeni yeni batıya açılma çabalarıyla, İstanbul’un aristokrat çevrelerinin nasıl bir anda Fransızca meraklısı olduğu komik ve alaycı bir dille ifade ediliyor. Mahmut Ekrem’in bu anlamda mizahi kişiliği ön plana çıkar. Romanın esas vurgusu ise dönemin ehli- keyfine yapılan eleştirilerdir.
Bihruz Bey, babasının işi icabı memleketin birçok yerini dolaşmış ve bu nedenle tahsilini pek yapamamış bir gençtir. Babasının varlığıyla yaşayan, bir evin biricik evladıdır. Ehemmiyet verdiği yegane şeyler; markalı giyinmek, Fransızca dersi almak, aldığı bu derslerle öğrendiği Fransızca’yı alakalı alakasız her yerde kullanmak, ve bir de belki en mühimi ve romana ismini veren kısmı, pahalı arabasıyla dolaşmaktır. (Şüphesiz araba sözcüğü ile , günün önemli ulaşım araçlarından biri olan, atlı araba anlaşılmalıdır.) Babasının vefatından sonra büyük bir servetin üzerine konar, bu pahalı ve özentili yaşamıyla tam bir mirasyedidir.
Arabası ile gezmek onun için öyle bir hal almıştır ki, soğuk kış günlerinde ya da yazın kavurucu sıcağında günün yirmi dört saatini arabasında geçirmektedir. Bu arada pahalı arabasının bir hayli yüklü taksitlerini elindeki köşkleri satarak ödemektedir.
Haftanın birkaç günü Mösyö Piyer’den aldığı Fransızca dersleri, belki tahsil hayatının yegane bölümüdü. Yarım yamalak bilgisiyle, olur olmaz yerlerde kullandığı diliyle, Fransız uşak Mişel’in bile zaman zaman anlamadığı bir konuşması vardır. Hele Fransız yazarların edebi kitaplarını okumak, onlarla mest olmak onun için edebiyatın kendisidir.
Kadınlar konusunda ise fazlaca iştahlı değildir. Beğenmek şöyle dursun, yegane hedefi, araba ekipmanı ve markalı kıyafetleriyle göz doldurmak, beğenilmek, hatta hayranlık uyandırmaktır. Bu nedenle şehrin eğlence merkezlerini fellik fellik gezmekten başka işi yoktur, işine bile arada bir uğrar. Hayat onun için böylece süüp giderken, sefahat mekanlarından biri ola Çamlıca’ da, ahbabı Keşfi Bey ile sohbet ederken gördüğü sarışın dilber ilgisini çeker, hatta oracıkta ona aşık olur. Onun da kendisine aşık olduğuna inanmaktadır. Bundan sonra Bihruz Bey’in platonik aşkının, hatta kurgusal aşkının, Keşfi Bey’in yalanlarıyla nasıl şekillendiğinin komik bir hikayesi anlatılır..
Keşfi Bey, etrafında yalancılığıyla bilinen, yaşantısıyla Bihruz‘dan pek farkı olmayan sorumsuz bir gençtir. Yalanlarını çocukluğunun saf oyunlarıyla karıştıran, bu zararsız delikanlı ilk önce Bihruz’a bu sarışın hatunu tanıdığını söyler, öyle ki yalanlar Bihruz Bey’in sevgilisini Keşfi Bey’ den delice kıskanmasına sebep olur. Keşfi, yalanlarını, hatunun ölüm haberine kadar vardırır. Bihruz’un içli aşkını bilmeksizin uydurulan bu yalanlar, aşk acısının komik öykülerini ortaya çıkarır. Aradan geçen birkaç aylık zaman içinde, aşık olduğu sarışın hatunu, Periveş Hanım’ı, hiç göremeyen Bihruz, ölüm masalına kolayca kanar, çünkü son derece saftır ve aşık olmanın kendine has şüpheciliğine o da düşüvermiştir. Aşk acılarıyla geçirilen birkaç zaman, Bihruz’da bazı değişikliklere sebep olur, eğlence yerlerinde boy göstermek ya da arabasıyla etrafta tur atmak eskisi gibi zevk vermemektedir. Artık kırlarda tek başına dolaşmayı, sevgilisini düşünmeyi, hatta eğlencelerden el çekip, Ramazan ayı geldiğinde oruç tutup namaz kılmayı tercih eder olur. Vazgeçemediği yegane şey kullandığı Fransızca kelimelerdir.
Bihruz acı gerçeği geç de olsa öğrenir. Aşık olduğu Periveş ölmemiştir ama, kendisine aşık olmak bir yana varlığından habersiz bir hanımdır.
Bihruz’un bu komik hikayesi, aslında güçlü bir içerikle aşkı işler. Tüm bu komedinin arasında bile, aşkın tutsaklığının ve aşk acısının yoğun hissiyatı ilgiyi sağlar.

FAYDALANILAN KAYNAKLAR:

1. Lise Edebi Metinler 1 , M.E.B.

2. Lise 1 Edebiyat Yardımcı Ders Kitabı, Ferhat Özen-Mevlüt Karakurt.

3. Araba Sevdası. Recaizade Mahmut Ekrem. Beyaz Balina Yayınları

4. Büyük Laroussse Ansiklopedisi (Milliyet)

Mehmet Rauf

Salı, Ağustos 27th, 2013 | 71.620 views
Mehmet Rauf

Mehmet Rauf

Mehmet Rauf (1874-1931) İstanbul’da doğmuştur. Soğukçeşme Askerî Rüşdiyesi’nden sonra Mekteb-i Bahriye’de okumuştur. (1884-1893). He­nüz on altı yaşında iken yazdığı Düşmüş adlı hikâyesi İzmir’de,  Halit Ziya’nın çı­kardığı Hizmet gazetesinde yayınlanmıştır. Daha sonra Mektep dergisinde, Edebiyat-ı Cedide kurulduğu zaman da Servet-i Fünun’da küçük hikâyeler, mensur şiirler, edebi makaleler yazmış, Servet-i Fünun’da tefrika edilen Eylül romanıyla ünü genişlemiştir. Meşrutiyet (1908) ten sonra deniz subaylığından ayrılarak hayatını yazarlıkla kazanmaya çalışmış, birçok hikâye, roman, piyes yazmış, südüğü maceralı ve dengesiz bayat sonunda yoksulluk içinde ölmüştü.

MEHMET RAUF’UN EDEBİ KİŞİLİĞİ

Mehmet Rauf’un edebi kişiliğini 3 aşamada ele almak mümkündü.
1) Servet-i Fünun Edebi Topluluğu’nun kuruluşuna kadar geçirmiş olduğu hazırlık dönemi
2) Servet-i Fünun Edebi Topluluğu’ndaki olgunluk dönemi
3) II. Meşrutiyet’ten sonraki edebi düşüş ve unutuluş dönemi

1) HAZIRLIK DÖNEMİ : Mehmet Rauf’un edebiyata eğitimi çok küçük yaşta okuduğu kitaplar ve babası ile gittiği tiyatrolarla başlar. Bu dönemdeki yoğun okuma faaliyetine paralel olarak ilk denemelerine de bu yıllarda başlar. Okuduğu eserlerin etkisiyle “Denâet Yahut Gaskonya Korsanları” adında bir roman yazar. Mehmet Rauf bu dönemde A. Mithat Efendi ve eserlerinin etkisindedir. Ancak yazdığı romanlar babası tarafından yırtılıp atılır ve onun edebiyata olan bu ilgisi okulda alay konusu olmasına neden olur.
Mehmet Rauf edebi hayatının bu ilk döneminde “Sefillerin Cinayeti” adlı trajik bir roman kaleme alır. Bu tü romanlar yazmasının nedeni o yıllarda Batı’dan çevrilen bu tü romanların popüler oluşudur. Ancak edebi hayatının ilk yıllarında yazdığı bu eserler kaybolup gitmiştir. Daha sonraları Mehmet Rauf’un edebi zevki gittikçe gelişmiştir. Artık “çocukça şeyler” olarak nitelendirdiği bu tü romanlardan yavaş yavaş uzaklaşarak Emile Zola, Gustave Flaubert, George Ohnet gibi yazarlar okumaya başlar.
Nemide romanı ve yazarı Halid Ziya’nın Mehmet Rauf’un edebi hayatında çok önemli bir yeri vardır. Aslında Mehmet Rauf, Halid Ziya’yı Nemide’nin kitap olarak yayımlanmasından çok önce, “Bir Muhtıranın Son Yaprakları” ve “Bir İzdivacın Tasih-i Muaşakası” adlı eseri ile tanınmıştır. O güne kadar alışılagelmişin dışında, konuları bambaşka bir üslupla işleyen bu eserler Mehmet Rauf’u çok etkilemiştir.
Nemide, gerek şahıs kadrosu, gerek vak’anın kuruluşu, gerekse üslup bakımından Mehmet Rauf’un Tük edebiyatında bulamadığı ve Fransız romanlarında gidermeye çalıştığı eksikliğe cevap verecek tüdendi. Bu etkiyle Mehmet Rauf Halid Ziya’yı daha yakından tanımak ister ve ona hayranlığı giderek artar. Mehmet Rauf “Düşmüş” adlı bir hikayesini “fikrini almak üzere” Halid Ziya’ya gönderir. Halid Ziya bu hikayeyi beğenerek “Mehmet” adlı gazetesinde yayımlar. Daha sonra Mehmet Rauf ve Halid Ziya arasında mektuplaşmalarla gelen bir dostluk oluşur.
Mehmet Rauf’un bu ikinci ve yoğun okuma faaliyeti, daha bilinçli bir şekilde cereyan eder. Fransızca bilgisi, okuma sevgisi ve bizzat tanıştıktan sonra Halid Ziya gibi seçkin bir yazarın zengin kütüphanesinden yararlanma hatta okudukları hakkında yazarla fikir alışverişinde buluna.bilme imkanı, Mehmet Rauf’a edebi hayatında yepyeni ufaklar açar.

Bu dönemde, “Düşmüş” adlı hikayesi de dahil olmak üzere Mehmet Rauf yazılarında, Rauf Vicdani takma adını kullanır.

2) OLGUNLUK DÖNEMi : Mehmet Rauf bu dönemde de yoğun bir şekilde okumaya devam eder. Bir taraftan da hikayeler, mensureler ve seyahat izlenimlerini kaleme alarak yazı becerisini arttırır. Mehmet Rauf,’un bu dönemde yazmış olduğu “Garam-ı Şebâb”, Halid Ziya’nın tavsiyesi ile İkdam gazetesinde yayımlanır. Ancak biz açık olara k Mehmet Rauf imzasını daha önce Mektep dergisinde görmekteyiz. Mektep, Mehmet Rauf’un, Servet-i Fünun edebi topluluğu meydana gelip, kendisinin de bu dergiye tam olarak geçişine kadar edebi faaliyetlerini yoğun bir şekilde südüdüğü ilk dergidir.
Mehmet Rauf’un daha çok Fransız edebiyatının tanınıp etkisinde kalındığı bu devirde yazmış olduğu İngiliz edebiyatıyla ilgili incelemeleri bu alandaki ilk çalışmalardan biri olma özelliğini taşımaktadır.
Mehmet Rauf’un “İbsen’in Temaşası” adlı bir makalesini, olgunluk döneminde “Bir Bebek Evi” adlı piyesle aynı adı taşıyan makalesi izleyecektir. Tiyatro ile ilgili deneme mahiyetindeki bu dönem makaleleri, Mehmet Rauf’un II. Meşrutiyet’ten sonra daha yoğun bir şekilde ilgileneceği tiyatro alanındaki ilk makaleleridir. Bütün bunlar, Mehmet Rauf’un Servet-i Fünun edebi topluluğuna girmeden önce, edebi kişiliğini kanıtlamada epey yol almış olduğunu göstermektedir.
Bu arada Servet-i Fünun, Tevfik Fikret’in çabalarıyla tamamen bir edebiyat dergisi haline gelmiş, Mehmet Rauf, Cenab Şahabeddin başta olmak üzere Mektep mecmuasından bazı arkadaşları da Servet-i Fünun’da yazmaya başlamışlardır. Servet-i Fünun’a geçmeden hemen önce, Mehmet Rauf’un “Mütalâa” adlı bir dergide de iki hikayesinin yayımlandığını görüüz.
Mehmet Rauf’un Servet-i Fünun’daki edebi faaliyetlerini hikayeler, romanlar, mensur şiirler, makale ve incelemeler olarak sınıflandırabiliriz.
Mehmet Rauf’un biri ilk diğeri ise sanatının zirvesi olarak kabul edilen iki romanı yine bu dönemde, yine Servet-i Fünun dergisinde tefrika edildi.
Mehmet Rauf’un ilk romanı “Ferdâ-yı Garam” iki gencin aşıklarının ifadesidir. Bu romanın özelliği, birbirleriyle görüşemeyen aşıklar için Mehmet Rauf’un “hasta olma” motifini icat etmiş olmasıdır. Mehmet Rauf’un daha sonra “Eylül” romanında da kullanacağı bu motif sayesinde aşıklar birbirleriyle görüşme imkanı bulabileceklerdir. Eylül romanı Mehmet Rauf’un edebiyat hayatının ikinci ve en önemli romanıdır.
Mehmet Rauf, Mekteb dergisinde başlamış olduğu ve adını Halid Ziya’dan alan “mensur şiir” tüünün en güzel örneklerini yine bu dönemde verir. Servet-i Fünun’da beş yıl süen bu ilk edebi faaliyeti sırasında yazmış olduğu kırk iki mensureyi önceliklerle birlikte Eylül’den sonra en çok tanınan eseri “Siyah İnciler” de biraraya geririr.
İşledikleri konulara ahenk içinde olan ve okuyana duyguları adeta yaşatan bu mensureler, gerek bu özellikleriyle gerekse üslup bakımından mensur şiirin öncülerinden sayılmasına rağmen Halid Ziya’nın mensurelerini gölgede bırakmıştır. Bunun bir nedeni de Halid Ziya’nın daha çok romanlarıyla öne çıkmasıdır.
Mehmet Rauf’un bu dönemde yazmış olduğu makale ve incelemelere gelince; bunları kendi içinde:
1- Edebi incelemeler
2- Makaleler
a) Tük Edebiyatı
b) Batı Edebiyatı : İngiliz Edebiyatı ile ilgili makaleler
Fransız Edebiyatı ile ilgili makaleler
c) Eleştirel Makaleler
d) Tiyatro ile ilgili makaleler
3- Çeşitli konulardaki makaleler olmak üzere kabaca sınıflandırmak mümkündür.
Mehmet Rauf’un bu dönemde yazmış olduğu en önemli makaleleri şunlardır:
“Eser-i Edebi”, edebi eserin ne olup ne olmadığını ortaya koyan önemli bir makaledir.
“Bizde Hikaye” ve “Bizde Roman” adlı makalelerinde ise Mehmet Rauf, edebiyatımızda romanın yeri ve önemini eleştirel bir şekilde ele alır.
“Bir Cinayet-i Aşk” Mehmet Rauf’un etkisinde olduğu Fransız yazardı Paul Bourget’nin aynı adı taşıyan “Un Crime d’amour” adlı analitik özetinden ibarettir.
“Asıl Romanlar” ise, günlük gazetelerde yer alan en ufak bir haberin bile bir edebi esere konu olabileceğini örneklerle anlatan yine Bourget etkisinde psikolojik ve analitik bakışla ele alınmış bir makaledir.
“Aşka Dair” adlı seri makalesi aynı bakış açısıyla aşkı ve kadını konu alan aynı zamanda da onun edebi eserleriyle paralellikler kurabileceğimiz bilgileri de içermektedir.
Mehmet Rauf’un Tük edebiyatı ile ilgili olarak yazdığı makaleler ise, genellikle Servet-i Fünun edebi topluluğundaki arkadaşları ve onların eserleri hakkındadır.
Batı edebiyatı ile ilgili makaleleri ise, ikisi İngiliz şairi Tennyson ve şiirleri; diğer ikisi Fransız şairleri Sully Prudhommme ve Alfred de Musset; ve son olarak ünlü romancı Emile Zola’ya aittir.

Mehmet Rauf’un bu dönemde yazmış olduğu ve doğrudan eleştiri ve ilgili makaleleri ise “Tekâmül-i Tenkid” adını taşımaktadır. Rauf’un bu seri makaleler dışındaki eleştiriyle ilgili bir diğer makalesi de “Şu Tenkid Mes’elesine Dair” adını taşımaktadır.
Tiyatro ile ilgili olarak ise Mehmet Rauf sadece tek bir makale yayımlar. İbsen’in hayatına da kısaca temas edilen bu makalede, İbsen’in eserlerinden “Bir Bebek Evi” ele alınmaktadır.
“Gazeteler”, gerçek gazetecilikle taklitçi gazeteciliği ele almaktadır.
“İngiliz Tabileri” İngiltere’de yayımcıların yayınları nasıl ucuza mal edebildiklerini anlatan haber niteliğinde bir makaledir.
Diğer taraftan bu makalede Mehmet Rauf, İngiliz yayıncılarla Fransızları karşılaştırır ve İngilizleri daha başarılı bulur.
Mehmet Rauf’un Servet-i Fünun’da bu dergiden adını alan topluluk içindeki edebi faaliyetleri sadece bunlarla sınırlı değildir. Bu yoğun faaliyet arasında, Mehmet Rauf ile Hüseyin Cahid “Yeni Mecmua” adında bir mecmua çıkarmak isterler ancak saraya yapılan bir jurnal nedeniyle bu dergiyi çıkaramazlar.
Yine o yıllarda, yeni keşfedilen Yeni Zelanda’ya gidip yerleşmek, orada doğayla iç içe yazmak Servet-i Fünuncuların “Yeşilyurt” adını verdikleri en büyük özlemlerinden biridir.
Mehmet Rauf, gazetelerde Yeni Zelanda ile ilgili olarak çıkan haberleri ve bazı broşüleri İngilizce’den Tükçe’ye çevirir.
Bu değerlendirmelerden de anlaşılacağı üzere, Servet-i Fünun edebi topluluğu ile birlikte Mehmet Rauf’un bu dergideki faaliyetleri onun edebi hayatının en önemli devresini oluşturmaktadır. Mehmet Rauf, bu dönemde vermiş olduğu edebi eserleriyle edebi kişiliğinin doruğuna ulaşmıştır.
3- II. MEŞRUTiYET’TEN SONRAKİ EDEBi DUŞÜŞ VE UNUTULUŞ DÖNEMİ : II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte tekrar yazı hayatına dönen Mehmet Rauf, bu dönemde Servet-i Fünun, Resimli Kitab; Musavver Hâle; Musavver Muhit; Şehbâl; Şiir ve Tefekkü; Şebâb; Cumhuriyet, Peyâm (Peyâm-ı Edebi); Pâyitaht; Vakit gazetelerinde yazar. Mahasin; Süs, Gelincik ve Sinema Yıldızı adında dört de magazin dergisi yayımlayan Mehmet Rauf, bunların bazılarında da başyazarlık yapar.
Mehmet Rauf, II. Meşrutiyet’ten sonra daha yakından ilgilendiği tiyatro alanında birçok makalenin yanı sıra, telif ve adapte olmak üzere bir takım piyesler de yazar. Mehmet Rauf’un son dönem edebi faaliyetlerini de:
1- Doğrudan edebiyatla ilgili faaliyetleri
2- Tiyatro ile ilgili faaliyetler
3- Gazetecilikle ilgili faaliyetleri olarak inceleyebiliriz.

Doğrudan Edebiyatla İlgili Faaliyetleri :
a) Hikayeler : 1908 ile 1927 yılları arasında geçen yaklaşık on dokuz yıl zarfında Mehmet Rauf toplam 49 hikaye kaleme almıştır. Bu dönem hikayelerinin bir yönü de, bunlarda ele alınan aşk anlayışının platonik aşkı işleyen önceki devrelerden farklı olarak, maddi aşkı ele almış olmasıdır.
b) Romanlar : Mehmet Rauf, bu son dönemde toplam 11 roman kaleme almıştır.
c) Mensur Şiirler : Bu dönemde, Mehmet Rauf’un mensur şiirlerinin sayısında azalma gözlenir. Bu, aynı zamanda Mehmet Rauf’un artık duygusallığa fazla önem vermediğinin kanıtıdır. Mehmet Rauf bu dönemde sadece 8 mensur şiir kaleme almıştır. Bunlar 1901 yılında yayımlanan “Siyah İnciler” adlı kitabın dışında kalmışlardır.
d) Seyahat İzlenimleri : Mehmet Rauf’un Vakit gazetesi yazarı olarak Napoli’ye yaptığı seyahat ve buradaki izlenimlerini aktardığı bir dizi yazı, seyahat tüü içinde değerlendirilebilir.
e) Makaleler : Mehmet Rauf bu dönemde, Tük edebiyatı, Batı edebiyatı ile ilgili makaleler yazmıştır. Bu iki konudan başka, çeşitli konularla ilgili de makaleler yazmıştır. Mehmet Rauf’un çeşitli konularda yazdığı makaleleri ise kadınlara yönelik magazin yazılar, Avrupa ve İstanbul yaşantısı, eğlence hayatları ve o günlerin yeni sanat dalı olan sinemayı konu olan yazılarla aşkı ele alan yazılardan meydana gelmektedir.
Mehmet Rauf, bu dönemde çıkarmış olduğu Mahasin ve Süs gibi dergiler başta olmak üzere magazin dergilerinde kadınlarla ilgili birçok makale kaleme almıştır. Ancak çeşitli konulara değinen bu yazıların edebi hiçbir değeri yoktur.
Bunların yanında, kadınların sosyal hayatta daha fazla ve etkili bir rol almaları gerektiğini anlatan “Kadın Mücadelâtı” ve “Kadının Hayattaki Mevkii” ile tiyatro ile ilgili faaliyetleri içinde değineceğimiz diğer bir makalesi, devri için oldukça yeni ve ileri fikirleri içerir.
Tiyatro ile ilgili faaliyetler :
Mehmet Rauf bu dönemde beşi telif ve on tanesi ise adapte olmak üzere toplam on beş piyes kaleme almıştır. Bunların yanında Mehmet Rauf, tiyatro ile ilgili makaleler de yazmıştır. Bu makalelerini de;
a)Aktör ve aktrislerle ilgili yazılar
b) Çeşitli oyunlar hakkındaki makaleler
c)Doğrudan tiyatro sanatıyla ilgili makaleler olmak üzere sınıflandırmak mümkündü.

Mehmet Rauf’un oyunlar ve tiyatro sanatıyla ilgili makalelerine oranla sayı olarak daha az olan oyuncularla ilgili makaleleri ise; meşhur aktrislerden Sarah Bernhord ve Eleonara Duse ile aktör Burhaneddin Bey hakkında yapılan soruşturmaya verdiği cevap ve kendisinde tiyatro ve edebiyat sevgisinin uyanmamasında büyük rolü olan Mınakyan Efendi hakkında yazılmış olanla birlikte toplam dört makaleden oluşmaktadır.
Mehmet Rauf’un çeşitli oyunlar hakkında yazmış olduğu makalelerine gelince; bunların dört tanesi Şahabeddin Süleyman’ın seviciliği işlediği aşırı tepki gören ve büyük münakaşalara yol açan piyesiyle aynı adı paylaşan “Çıkmaz Sokak” ile iki perdelik dramı “Fırtına” ve yine Şahabeddin Süleyman’ın Tahsin Nahid’le birlikte yazmış oldukları piyesleriyle aynı adı paylaşan “Kırık Mahfaza” ve “Kösem Sultan” adlı makaleleridir. Daha sonra ise İzzet Melih ve bir perdelik piyesi hakkında “Leylâ Müellifi İzzet Melih Bey” ile çeşitli tiyatrolarda sahnelenen oyunlar hakkında “İstanbul’da Hamlet”, “la Tendresse (Şefkat) Piyesi”, “Beyoğlu’nun La Tendresse’i Oyunu”, “Kapı Mandalları -Darülbedâyi’de Mevsimin İlk Oyunu-” ve “Darülbedâyi’de Hocanın Eşeği” başlıklı makaleler gelmektedir.
Mehmet Rauf’un doğrudan tiyatro sanatı ile ilgili makaleleri ise, eleştirel makaleleri gibi, diğerleri arasında önemli bir yer işgal eder. Mehmet Rauf ilki dokuz bölümlük bir seriden oluşan “Tiyatro Hayatı” başlıklı bu makalelerinde tiyatro ve sahne hayatını, sahneden başlayarak eserin kabulü, rollerin dağılımı, karşılıklı okuma, dekor, kostüm, rejisörün görevleri, provalardan oyunun sahnelenmesine kadar en ince ayrıntılarıyla aktarmaya çalışır.
Bu seri dışındaki makaleleri ise, bu alanın diğer problemlerine değinen eleştirel fikirleri içerir. Bu makalelerden de en dikkate değer olanı Temâzâ dergisinde yayımlanan “İ. Galip’le Konuşma” adlı makaledir.
Gazetecilikle ilgili faaliyetleri :
Mehmet Rauf’un gazetecilikle ilgisi, bu dönemde de çeşitli gazete ve dergilerde yazdığı makalelerle sınırlı kalmamış, çıkardığı dergiler, bir gazeteci sıfatı ile yaptığı seyahat ve izlenimlerini aktardığı yazılar, yaptığı röportajlar ve bazı dergilerin başyazarı olarak aldığı görevlerle aktif olarak devam etmiştir.
Diğer taraftan, Mehmet Rauf’un gazete ilanları ve doğrudan gazetecilik mesleğini ele aldığı makalelerinin de bu faaliyetleri içinde ayrıntılı bir yeri vardır.
Yayımladığı Mecmualar :
Mehmet Rauf, II. Meşrutiyet’ten hemen sonra çıkardığı Mahasin adlı aylık bir magazin dergisiyle yayın dünyamızda görülen hareketlilik içinde yerini alır. Mehmet Rauf’un bu dergisinin ömrü de, o dönemde çıkan diğer dergilerinki gibi kısa sümüş, yaklaşık bir yıl sonra Mahasin yayımına son vermiştir.
Dergide, takılardan ev dekorasyonu ve aksesuarlara kadar çeşitli magazin yazıları yer almıştır.
Mehmet Rauf’un yayımladığı ve yine kadınlara yönelik ikinci magazin dergisinin adı da Süs’tü. Süs dergisinin yayımına son vermesinin hemen ardından Haziran ayının ikinci haftasında “Gelincik” adlı bir dergi çıkaran Mehmet Rauf, ancak 9 sayı yayımlayabildiği bu derginin de “Sahib-i İmtiyazı” ve aynı zamanda başyazarıdır. Gelincik de ilk iki dergi gibi magazin dergisidir ve edebi bir değeri yoktur. Ayrıca “Sinema Yıldızı” adlı haftalık bir dergi daha vardır.
Öncekiler gibi bir magazin dergisi kimliğinde olan bu dergide de çeşitli resimler, sinema hileleri, aktör ve aktrislerle ilgili haberlerin yanı sıra, ilk sayısında sinemanın yedinci sanat olduğundan bahseden imzasız bir makale yer almaktadır. Sayısı az da olsa sinema hakkında yazan ve hikayelerinde de sinemadan motif olarak yararlanan Mehmet Rauf’un bu derginin yardımcısı olması kuvvetle muhtemeldir.

Beş Hececiler

Cumartesi, Nisan 6th, 2013 | 47.300 views

BEŞ HECECİLER” adıyla anılan, Hecenin Beş Şairi [Orhan Seyfi (Orhon) 1890-1972; Halit Fahri (Ozansoy) 1891-1971; Enis Behiç (Koryürek) 1891-1949; Yusuf Ziya (Ortaç) 1895-1967; Faruk Nafiz (Çamlıbel)1898-1973] İkinci meşrutiyet dönemindeki Milliyetçilik ve Tük halkını bir araya toplama sürecinde ortaya çıkmış; yurt sevgisini dile getiren hece ölçüsüylüe şiirler yazarmışlardır. “Konuşulan güzel Tükçeyi yazı diline geçirerek yeni ve büyük davayı kazanan ve kazandıranlar” olarak nitelendirilen   Beş Hececiler; Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin‘lerin başlattıkları “Yeni Lisan” anlayışının etkisiyle, Osmanlıcadan arınan bir dille şiir yazamaya yöneldiler. Ulus/ulusçuluk bilincini süekli ön planda tutmuşlardır.

Beş Hececiler Hareketi, aruzla yazanlara bir tepkiydi, biçimde ve içerikte sadeliği getirdi. Bu işlevlerinden öte, bir rejimin sorunlarını da tartışmaya yönelmişlerdir.

* Beş Hececiler şiirde sade ve özentisiz olmayı ve süsten uzak olmayı tercih etmişlerdir.

* Beş Hececiler, şiire birinci dünya savaşı ve milli mücadele döneminde başlamışlardır.

* Beş Hececiler, ilk şiirlerinde aruz veznini kullanmışlar daha sonra heceye geçmişlerdir.

* Beş Hececiler, şiirde memleket sevgisi, yurdun güzellikleri, kahramanlıklar ve yiğitlik gibi temaları işlemişlerdir.

* Beş Hececiler , hece vezni ile serbest müstezat yazmayı da denediler.

* Beş Hececiler mısra kümelerinde dörtlük esasına bağlı kalmadılar yeni yeni biçimler aradılar.

* Beş Hececilerde nesir cümlesini şiire aktardılar ve düzyazıdaki söz diziminin şiirlerde de görülmesi beş hececiler de çok rastlanan bir özelliktir.

* Beş hececiler şu sanatçılardan oluşmuştur:

Faruk Nafız Çamlıbel, Yusuf Ziya Ortaç, Enis Behiç Koryüek, Halit Fahri Ozansoy, Orhan Seyfi Orhon.

BEŞ HECECİLER

HALİT FAHRİ OZANSOY
Beş Hececiler’den 20.yy şair ve yazarlarından Halit Fahri Ozansoy, 12 Temmuz 1891 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Mekteb-i Sultanî (Galatasaray Lisesi)’yi bitirerek, 1916 yılında sınavla Muğla Lisesi’ne edebiyat öğretmeni oldu. İki yıl kadar Muğla ve Konya’da çalıştıktan sonra 1956 yılında emekli oluncaya kadar kırk yıl süeyle İstanbul’da pek çok okulda edebiyat öğret-menliği yaptı. İlk şiirleri lisede öğrenciyken Rübap (1912) ve Şebal (1912-1913) dergilerinde çıkan Halit Fahri, 1914-1918 yılları arasında adını aruz şiirleriyle duyurmuş, sonra Yeni Mecmua’da ard arda hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerini yayımlayarak Hecenin Beş Şairi’nden yani Beş Hececilerden biri olmuştur.
Nedim adında 18 sayı süen haftalık bir dergi çıkarmış; kendisinin, Reşat Nuri, Faruk Nafiz, Selahattin Enis gibi şair ve yazarların ilk yazıları bu dergide yayımlanmıştı. Sonraki şiirleri en çok Hayat, Ayda Bir, Serveti Fünun-Uyanış (derginin yazı işleri müdülüğünü de yapmıştır.), Çınaraltı, Varlık, Hisar dergilerinde basılmıştır. Eserlerinde objektif tasvirlerle sübjektif sıfatlar arasında bir denge vardır.
Şiirlerinde çoğunlukla egzotik sahnelere, masal alemlerine, hüzün ve melankoli gibi bireysel duygulara, aşk ve ölüm temalarına rastlanan Halit Fahri, 23 Şubat 1971 yılında seksen yaşında da vefat etmiştir.
11 şiir kitabı, sonuncusu düz yazı 8 oyunu, 2 romanı, 3 anı kitabı olan şairin,; çeviri ve roman oyunlarının; batı edebiyatı üzerinde inceleme sayısı 50’ye yakındır.
ESERLERİ
Şiir Kitapları Rüya (1912) Cenk Duyguları(1917) Efsaneler(1919) Zakkum (1920) Bulutlara Yakın (1920) Gülistanlar Harabeler (1922) Paravan (1929) Balkonda Saatler(1931) Sulara Dalan Gözler (1936) Hep Onun İçin (1962) Sonsuz Gecelerin Ötesinde (1964) Romanları Sulara Giden Köprü (1939) Aşıklar yolunun Yolcuları (1939) Oyunları Baykuş (1916) İlk şair (1923) Sönen kandiller (1926) Nedim (1932) On yılın Destanı (1933) Hayalet (1936) Bir dolaptır dönüyor (1958) İki Yanda (1970)

YUSUF ZİYA ORTAÇ

20 yy şair ve yazarlarından Yusuf Ziya, 23 Nisan 1895 tarihinde İstanbul’da doğdu.
Vefa İdadisi’ni bitirdikten sonra sınavla kazandığı İzmit Sultanisi’nde başladığı edebiyat öğretmenliğine sonradan istambul’da yabancı okullarda devam etti. 1946-1950 yılları arasındaki Ordu Milletvekilliği görevinden sonra Orhan Seyfi Orhon’la birlikte yayımladıkları Akbaba adlı gülmece dergisine geri döndü.
Bir yarışmada birincilik kazanan ilk şiiri Kehkeşan dergisinde çıkmıştır; ardından Büyük Mecmua, İnci, Serveti Fünun, Şair, Tük Yurdu gibi dergilerde yazmıştır. Mizah, şiir ve yazılarına Diken dergisinin ilk sayılarında başladı. Diken dergisinin her sayı- sında (1918-1920) Çimdik imzasıyla çoğu kez ikişer manzumesi yer almış; bu tüdeki çalışmalarına ölümüne kadar Akbaba Dergisi’nde devam eden Yusuf Ziya edebiyat tarihimize Hecenin Beş Şairi’nden (Beş Hececiler) biri olarak geçmiştir.
Binnaz (1919) oyunu, tiyatro tarihimizde heceyle yazılmış sanat değeri üstün, başarılı ilk manzum piyes kabul edilir. Düz yazılarında da Tükçesinin sağlamlığı ve kıvraklığıyla bir üslup ustası olan Ortaç, 11 Mart 1967 tarihinde İstanbul’da kalp krizi sonucu vefat etmiştir.
Eserleri

Otuzu aşkın eseri bulunmaktadır. Şiir Kitapları Akından Akına (1916) Cenk Ufukları (1917) Âşıklar Yolu (1919) Yanardağ (1928) Bir Selvi Gölgesi (1938) Kuş Cıvıltıları (1938, çocuk şiirleri) Bir Rüzgâr Esti (1962) Oyunlar Binnaz(1919) Name (1919) Nikahta Keramet (1923) Romanları Göç (1943) Üç Katlı Ev (1953) Gezi Yazıları : Göz Ucuyla Avrupa (1958) Edebiyat-basın anıları : Portreler (1960), Bizim yokuş (1966) Biyografi-roman : İsmet İnönü (1946) Fıkraları : Beşik (1943) Ocak (1943) Sarı Çizmeli Mehmet Ağa (1956) Gün Doğmadan (1960)

 

ORHAN SEYFİ ORHON

23 Kasım 1890 doğumlu olan Orhan Seyfi Orhon Beş Hececiler’in yaşça en büyüğüdü. Önce Mercan İdadisi’ ni (1909), ardından Hukuk Fakultesi’ni bitirmiş; kısa bir memurluk hayatından sonra gazetecilik ve öğretmenlik yapmaya başlamıştır. Zonguldak 81946-1950) ve İstanbul (1965-1969) milletvekilliği görevlerinde bulunmuştur. Milliyet, Tasvir-i efkar, Cumhuriyet, Ulus, Zafer, Havadis ve Son Havadis gazatelerinde fıkra yazarlığı başta olmak üzere, çeşitli sahalarda kalem oynatan sanatçı, edebiyatımızdaki asıl ününü ve kalıcılığını şiirleriyle yakalamıştır. İlk şiirlerini aruz ölçüsüyle yazan şair, bu şiirleri “Fırtına ve Kar” adlı kitabında bir araya getirerek yayınlamıştır. Daha sonra devrin şiir anlayışı gereği, hece ölçüsüyle şiir yazmaya başlayan sanatçı, bu sahada oldukça önemli bir başarı sağlamış ve bu şiirlerini “Gönülden Sesler” ismiyle yayınlamıştır. “Gönülden Sesler” aynı zamanda, Orhan Seyfi’nin edebiyat ve sanat dünyasındaki ününü de duyuran kitaptır. Şairin edebiyat dünyasındaki kalıcılığını, hattâ yok olmamasını ve unutulmamasını sağlayan şiirler, “Gönülden Sesler”deki bu, hece ölçüsüyle yazılmış sevgi ve aşk şiirleridir. Sanatçı bu başarılı çıkışından sonra çeşitli nedenlerle şiirden uzaklaştır. Tekrar dönmek istediğindeyse zaman ise, artık her şey için çok geçtir. Aruz ölçüsüyle yazdığı “Kervan”daki Şiirler de, yine aruz ölçüsüyle yazdığı en son şiirleri olan “İşte Sevdiğim Dünya”daki şiirler de, gereken ilgiyi görmez. Şâir bu son denemelerinden sonra, şiiri bırakır. Hayatına çeşitli gazetelerde köşe yazarı olarak devam eder. 22 Ağustos 1972’de “Son Havadis”te köşe yazarı iken bir kalp krizi sonucu vefat eder. Orhan Seyfi, edebiyatımızda “Hecenin Beş Şairi”nden ( Beş Hececiler ) biri olarak, başarıyla kaleme aldığı sevgi ve aşk şiirleriyle tanınmış ve kalıcı olmuştur. Onun şiirlerinde kadın, belki de en vazgeçilmez ilham kaynağı ve hareket noktasıdır. Şairin şü sahasındaki bir başka başarılı cephesi de Fiske takma adıyla yazdığı mizah ve hiciv şiirleridir. Sanatçı, bu şiirlerinde çok etkili esprili bir dil kullanmış, sahasında gerçekten başarılı üünler vermiştir.
Şairin dili kullanmada çok hassas ve mükemmeliyetçi olduğu söylenemez. Eselerinde bireysel duyguları işlemiş, ahenkli ve zarif şiirinde sade, akıcı ve temiz bir Tükçe kullanmaya gayret etmiştir. Özellikle “Gönülden Sesler”deki şiirlerinde başarılı ve kendine has, özgün bir üslûp yakalayabilmiştir.
ESERLERİ

Şiir Kitapları

Fırtına Ve Kar (1919) Peri Kızı İle Çoban Hikayesi (1919) Gönülden Sesler (1922) O Beyaz Bir Kuştu (1941) Kervan (1964)

Roman

Çocuk Adam (1941)

Mizah-Hiciv Hikayeleri

Asri Kerem (Destan,1942) Makaleleri Dün Bugün Yarın (1943) Fıkraları Kulaktan Kulağa (1943)

ENİS BEHİÇ KORYÜREK

11 Mart 1891, İstanbul doğumlu olan şair yüksek öğrenemini Mülkiye’de (1910-1913) yaptıktan sonra, hariciyeci olmuştur. Bükreş’te (1985), Budapeşte’de (1916-1922) konsolos katipliği ve konsolusluk yapmış, Tükiye’ye döndükten sonra adalet, iktisat ve çalışma bakanlıklarına bağlı çeşitli görevlerde çalışmıştır.
Şiirleriyle Balkan Savaşı dönemlerinde tanınmaya başlanmıştır. Servet-i Fünun’cuların etkisiyle ilk şiirleri Şehbal (1912-1914) dergisinde yayımlanmıştır. Daha sonra hece ölçüsünü, sade dili benimseyerek, Ziya Gökalp’in önderliğini yaptığı Milli Edebiyat saflarına geçmiştir. Böylece kısa zamanda aruz ölçüsünden heceye ölçüsüne dönen, Enis Behiç’in en ünlü şiirleri, milli heyecanlarla yüklü epik şiirleridir. Hamasî ve lirik şiirler yazmıştır. 1946’dan sonra ise, ikinci kitabında toplanan tasavvuf şiirlerini yazmıştır.
Ruh çağırma gibi mistik sapmalara da yönelen Enis Behiç, 1949 yılında Ankara’da vefat etmiştir.
ESERLERİ
Miras(1927) Varidat-ı Sülamaniye (1949) Enis Behiç Koryüek’ten Miras ve Güneş’in Ölümü (iki baskısı yapılmıştır 1952,1971)

 

FARUK NAFIZ ÇAMLIBEL
18 Mayls 1898, İstanbul doğumlu olan yazar, Tıp Fakültesi’ndeki yüksekögretimini yarıda bırakarak önce yazar sonra ögretmen oldu. Kayseri (1922), Ankara (1924-1932) ve İstanbul’da (1932-1946) edebiyat ögretmenliği, İstanbul millevekilligi (1946 – 27 Mayıs 1960) yaptı.
Şiire Birinci Dünya Savaşı yıllarında aruzla basladı. Duygu ve düşünceyle bir arada yüüten, romantik ve realist konu ve hayatları işleyen şiirleriyle kendisine yaygın bir ün sagladı. Heceyle ilk şiirleri de gene 1918-1921 yılları dergilerinde çıktı. Hecenin Beş Şairinden biri olarak ( Beş Hececiler ) bilindikten sonra da zaman zaman aruzla yazdı. Özellikle son şiirleri hep aruzladır. Şair her iki vezni de ustalıkla kullanmıştır. Savaş yıllarından sonraki şiirleri Güneş (1927), Hayat (1926-1929) ve daha yeni dergilerde çıktı; Akbaba dergisinde Çamderviren ve Deliozan adlarıyla mizah şiirleri de yazdı. 1933 yılında Anayurt adında haftalık bir sanat dergisi de çıkarmıştır.
20 yüzyılın en usta şairlerinde Faruk Nafız Çamlıbel 8 Kasim 1973 ‘te Akdeniz’de bir gezideyken gemidekalp yetmezliğinden vefat etmiştir.

Faruk Nafız şiirini 1925-1935 yıllarında geniş kalabalığa götüen, bir bakışta anlaşılabilir olması, ilk okunuşta okurun dünyasıyla ilinti kurabilecek dış öğelerden yararlanmasıdır… Buna karşın, Yenilik Edebiyatımızın geçiş döneminde dili, tekniği ve romantik İstanbul’lu kişiliğiyle de olsa, Anadolu gerçegine açılması özellikleriyle dilimizin gelişme aşamasında yeri yadsınamaz.”
(Şükran Kurdakul, 1989)

ESERLERİ
ŞİİR KİTAPLARI

Şarkın Sultanları (1918) Gönülden Gönüle (1919) Dinle Neyden (1919) Çoban Çeşmesi (1926) Suda Halkalar (1928) Bir Ömü Böyle Geçti (1933) Elimle Seçtiklerim (1934) Akarsu (1937) Tatlı Sert (Mizah Şiirleri, 1938) Akıncı Tüküleri (1938) Zindan Duvarları (1962) Han Duvarları (Seçme Şiirler, 1969)
OYUNLARI

Canavar (1925) Akın (1932) Özyurt(1932) Kahraman (1933)
ROMAN

Yıldız Yağmuru (1936) HAN DUVARLARI

II. Meşrutiyet’in İlanı ve ii. Meşrutiyet Dönemi

Cumartesi, Nisan 6th, 2013 | 4.381 views

Avrupa’da “Jön Tükler“ler hareketi II. Abdülhamid’i tahtan indirdi ve 1908’de II. Meşrutiyeti kurdu. Bu II. Meşrutiyet yalnız siyasi bir değişme değil aynı zamanda Avrupalılaşan bir fikir faaliyetinin başlangıcı idi. 1880 ile 1920 arasında üç fikir cereyanı vardı;

1) Önce Doğunun çöküşünün sebeplerini içtimai teşekkülünün yetmezliğinde gören ve Prens Sabahattin tarafından müdafaa edilmiş bir sosyolojik reform teşebbüsü. Le Play ve bilhassa talebelerinin fikirlerini takip eden Sabahattin’e göre insan cemiyetlerinde iki farklı içtimai bünye vardı. Biri Doğu kavimleriyle bir kısım Batı kavimlerinin mensup olduğu cemaatçi tiptir. Öteki Norveç diyarlarından Anglo-sakson memleketlerine doğru gelişen infiratçı tiptir. İçersisinde ferdin cemaat tarafından yutulduğu birinci tipin dikkate değer ve metin bir terakki gücü yoktur. İkincisi, ferdi kendi şahsi teşebbüsüne bırakarak dünyayı fethetme yolundadır. Kalkınmanın biricik vasıtası, bu mektebe göre, şahsi teşebbüse sahip fertlerden müekkep bir cemiyet kurmak hedefine yeni nesle yeni bir eğitim tatbik ederek ulaşmaktır. Bu eğitim, sosyolojik anketlerden çıkarılmak üzere memleketin monografik tetkikine, aynı zamanda vatandaşlar ve içtimai zümrelere muhtarlıklarını veren bir siyasete dayanmalıdır. Bu temayül, başta gelmesi gereken bu araştırmaları hiçbir zaman gerçekleştirmediği için bir çalışma programı olarak kaldı ve teklif ettiği hedefe ulaşmadı.

2) İkincisi imparatorluğun son yıllarında çeşitli uzlaştırma temayülleri idi. Bu hareketler şunlardır:

a) Radikal batılaşma hareketi;

b) Batı ile her tülü uzlaşmayı reddeden İslamcılık hareketi

c) Öteki temayüllerle hiçbir alakası olmayan Tükçülük. Bu çatışan fikir hareketleri terkibini önce bir önder olan Ali Suavi’de; Turancı bir hümanist olan Hüseyin Zade Ali’de, nihayet Tükiye’nin çok tanınmış bir düşünüü olan Ziya Gökalp’te buldu. Gökalp’e göre bütün insan cemiyetleri birbiri ardında üç safhadan geçmişlerdir. Ve geçmelidirler;

1) Etnik safha, yahut daha doğrusu payen safha ki, burada kavimler yarı şuurlu olarak kendi kültülerini yaşarlar,

2) Üniversel veya göksel dinlerin safhası ki, orada kavimler manevi ve beşeri değerler merhalesine ulaşmışlar, bununla beraber milletlerarası bir dini cemaat içerisinde kendilerine mahsus olan karakteri unutmuşlardır,

3) Milli safha ki, orada kavimler evvelce kazanmış oldukları manevi değerleri muhafaza etmekle beraber, payen devirden kalma kendilerine mahsus karakterin şuurunu kazanmışlardır.

Bu üç Merhale, Gökalp’a göre tarihin devirlerine tekabül etmektedir: birincisi İlk çağa, ikincisi Ortaçağa, üçüncüsü Modern devre karşılıktır. Bunların yanı sıra içtimai tekâmül kronolojik zamanın akışından tamamen müstakildir. Zira asrımızın bazı kavimleri henüz hâlâ birinci safhada veya birinciden ikinciye geçiş halinde bulunmaktadır.

Her merhalede benzer karakterler gösteren cemiyetler birbirleriyle karşılıklı münasebete girerler ve cemiyetlerarası bir birlik meydana getirirler ki, bu içtimai tipe mensup olan cemiyetlerin milletlerarası medeniyetinden ibarettir. Şimdi milli medeniyetin eşiğinde bulunuyoruz. Kendine mahsus kültüü olan her millet başka milletten ayrılır; birleşik dil vasıflara sahip olması bakımından başka milletlere medeniyette yaklaşır. Bundan dolayı, bizim kendimize mahsusu bir kültüümüz olacak aynı zamanda milletlerarası bir medeniyetin üyesi bulunacağız. Kültü her millete mahsus içe ait şahsi bir ruhtur. O bundan dolayı, kelimenin sosyolojik manasiyle, subjektif bir şeydir. Halbuki, medeniyet, dışa ait, gayri şahsi, milletlerarası birleşik bir şeydir, bundan dolayı da objektiftir. Tüklerin, Hinduların, İranlıların, Arapların tarihte arkaik kültüleri vardır: Üniversel bir dine dönmüşlerdi ve milli şuurlarını tülü derecelerde tekrar kazanma yolundadırlar.

Gökalp’e göre İslam imanına sahip olmak, bir millet olmak ve modernleşmek birbirleriyle çelişik değildir; fakat karşılıklı birbirini tamamlar. Modernciler, milliyetçiler ve dini muhafazakârlar arasında çatışma sırf satıhtadır ve lüzumsuz dur. Yeter ki modernizmin veya Avrupa medeniyetini ilim zihniyeti ve teknik tatbikatı ile kabul etmenin milli bir kültüün teşekkülüne ve dini imanın muhafazasına mâni olmak şöyle dursun, onların gerektirdiğini göz önüne alalım .

II. Meşrutiyet dönemi Batılılaşma problemini toplumun en temel sorunu olarak gören ve kendilerine Garpçılar adı verilen bir grup, bu hareketin çerçevesini çok daha belirgin biçimde ortaya konmuşlardır. Bu dönemde Batılılaşma düşüncesi sistematik hale getirilmiş ve toplumunun birinci sorunu olarak sunulmuştur.

Tük Edebiyatı’nda yerli kaynaklara dönülmesi gerektiği düşüncesi 20. yüzyılın ilk çeyreğinde gerçekleşme imkanı buldu.Selanik kentinde yayımlanan Genç Kalemler dergisi çevresinde toplanan aydınlar ve edebiyatçılar (Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntem, Ziya Gökalp) Tük Edebiyatı’nın her şeyden önce millileştirilmesi doğrultusunda çalışmalar yapmaya başladılar.Ömer Seyfettin’in sözünü ettiği “Milli bir edebiyat yaratmak için önce milli bir dil olması gerekir” düşüncesi , milli edebiyatın gerçekleştirmek istediği ilk hedeflerden biri oldu.

Dilin millileştirilmesi yetmiyordu.Tük Edebiyatı dilini millileştirdikten sonra Ziya Gökalp’a göre bir yandan halk edebiyatından, öte yandan da Batı Edebiyatı’ndan yararlanılmalıydı.Şiirde hece ölçüsü, dörtlük nazım birimi tercih edilmeliydi.Beş Hececi şairler bir ölçüde bunu gerçekleştirdiler.Heceyi yalınlaştırdılar.

Milli edebiyat döneminde yazılan hikaye ve romanların en belirgin özelliği, yurt sorunlarını çok geniş bir çerçeve içinde ele almasıdır.Tük roman ve hikayesi gerçek anlamda milli edebiyat (ve Cumhuriyet) döneminde İstanbul dışına açılmış, taşra ve köy yaşamını, özellikle Kurtuluş Savaşı yıllarındaki acılı, yoksul ve mücadelelerle geçen yaşamı çarpıcı gözlemlerle, yıllarca ihmal edilmiş olmasını da irdeleyerek yansıtmıştır.

Milli edebiyat akımıyla birlikte gündeme gelen Tükçülük öncelikle edebiyat alanında varlığını gösterdi.Zamanla siyasal nitelik kazanarak dönemin diğer akımlarına (Osmanlıcılık, İslamcılık) alternatif oluşturdu.

Milli edebiyat dönemi (1911-1923) Cumhuriyet’in kurulmasından sonra yerini Cumhuriyet dönemi edebiyatına bıraktı.Kısa süeli olmasına rağmen:

Bugünkü edebiyatın temelleri milli edebiyat döneminde atıldı

Yerli kaynaklara dönüldü (halk edebiyatından yararlanma, hece vezni)

Batı edebiyatında kullanılan teknik ve yöntemlerden yararlanıldı

 ( II. Meşrutiyet )DÖNEMİ HAZIRLAYICI SİYASAL KOŞULLAR

19. yy’ın ikinci yarısında Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesini ve çöküşünü önleyebilmek amacıyla, birtakım siyasal düşünceler oluşturulmaya çalışılmıştı.Osmanlıcılık düşüncesi de özellikle 1860’tan sonra ilgi görmeye başlamış ve dönemin padişahı 2. Abdülhamit tarafından da desteklenmişti. Osmanlıcılık düşüncesi Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde yaşayan bütün uyruktaki insanları Osmanlılık düşüncesi çerçevesinde bütünleştirmeyi amaçlıyordu.Ne var ki Balkan savaşlarından sonra Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde başgösteren bağımsızlık mücadeleleri Osmanlıcılığın etkisini azalttı.

II. Meşrutiyet’ten sonra ise İslamcılık düşüncesi yeniden gündeme geldi. Bu düşünceye göre bütün Müslüman topluluklar arasında bir birlik kurulacak, din birliği ilkesinden hareket edilerek Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması önlenecekti. Oysa olaylar bu düşünceye ters doğrultuda bir gelişme gösterdi; Osmanlı İmparatorluğu uyruğundaki Müslüman toplumlar, özellikle Batılı devletlerin kışkırtmalarıyla bağımsızlık için başkaldırılara yöneldiler.

Batıcılık görüşünü savunanlarsa Batı’nın bilim ve tekniğinden, sosyal devlet düzeni anlayışından yararlanma ilkesini benimsemelerine rağmen genelde Osmanlıcılık düşüncesini savunuyorlardı.Bu düşüncelerin hiçbir yarar sağlamadığını gören kimi yazar ve düşünüler 19. yy’a özgü bir ulusçuluk anlayışını benimseme eğilimi gösterdiler.Başlangıçta basın ve yayın dünyasında filizlenen bu akım, daha sonraları siyasal bir içerik kazandı ve Tükçülük adıyla Tük siyasal tarihine geçti.Tükçülük düşüncesi kısa süede gelişemeye başladı, dernek ve yayın organları (Tük Yurdu, Tük Derneği) aracılığı ile kamuoyunda büyük ilgi gördü.

Tük Yurdu Derneği bir yıl sonra yerini Tük Ocağı’na bıraktı. 1913’ te yayın dünyasına giren Halka Doğru dergisi, adından da anlaşılacağı gibi genel olarak halka inmeyi, onun değerlerini, sorunlarını gün ışığına çıkarmayı ilke edinmişti.Tükçülük düşüncesi de genelde Osmanlı İmparatorluğunun çöküşüne bir çözüm önerisi getiriyordu: Buna göre Tük ulusu, ulus olma bilincine eriştirildiğinde Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesi önlenebilirdi.Yine o dö-nemlerde Osmanlı İmparatorluğu’nda ilgi görmeye başlayan ulusçuluk akımı, o sırada iktidarda bulunan İttihat ve Terakki Partisi’nce de desteklendiği için kısa süede büyük bir gelişme gösterdi.Zamanla ulusçuluk akımı edebiyat alanında büyük bir güç olmaya başladı.

Mehmet Fuat Genç Kalemler’in yeni dil konusundaki görüşlerini benimsediler.

Genç Kalemler dergisi kapandıktan (Eylül 1912) sonra Milli Edebiyat kurucularının büyük bir bölümü İstanbul’a gelerek, Tü Yurdu gibi dergilerde yazmaya başladılar.Cenap Şehabettin, Süleyman Nazif, Ali Kemal gibi yazarların şiddetle karşı çıkmalarına rağmen yazı ve konuşma dilini birleştirmeyi amaçlaya yeni dil edebiyat dili olarak yaygınlık kazandı.

Bir diğer kaynakta anlatılan II. Meşrutiyet Dönemi

Abdülaziz’in tahtan uzaklaştırılarak yerine gelen Abdülhamit 23 Aralık 1876 tarihinde ilk Osmanlı Kanûn-u Esasî’sini ilân etti. Böylece Osmanlı imparatorluğu anayasalı monarşi oldu. Artık devlet anayasal esaslara göre yönetilecekti. Fertler eşit ve özgü olacak, yargı organları her tülü baskıdan uzak bulunacaktı. Ancak Sultan II. Abdülhamit, Kanûn-u Esasî’de geleneksel hükümranlık haklarının bir tahdidini gördüğünden, kısa bir süe sonra meclisi kapattı ve anayasayı askıya aldı. Buna rağmen, 1876 denemesi Tükiye’de demokratik rejimin yerleşmesi bakımından önemli bir deneyim olmuştur.

Böylece, Sultan Abdülhamit’in Temmuz 1908 yılına kadar süecek istibdadı başladı. Ancak II. Abdülhamit dönemi ulaşım, haberleşme ve eğitim alanında önemli gelişmelere sahne oldu.
Avrupa’dan başlayan ve memleketin önemli merkezlerini birbirine bağlayan demiryolları yapıldı.
Edebiyat, politikadan men edilen Osmanlı aydınlarının iştigal sahası oldu. Bu alandan Batıyı konu alan veya Batıdan tercüme edilen eserleri sayesinde Osmanlı okurlarının Avrupa toplum hayatını daha yakından tanımaları mümkün oldu. Sultan II. Abdülhamit’in daha başarılı olduğu alan eğitim olmuştur. Eğitim kurumları bütün ülkeye yayılırken, kalite yükseltildi ve programlar modern konuları kapsayacak şekilde yeniden gözden geçirildi. Tükçe tedrisata ağırlık verildi. Eğitimde fırsat eşitliği sağlamak üzere fakir öğrencilere burs tahsis edildi; taşradan gelenler için yatılı okullar açıldı. Eğitim çalışmalarının hepsi bundan ibaret eğildi; mevcut okullara yeni yüksek ve mesleki okulları eklendi. Bunlar arasında hukuk, güzel sanatlar, ticaret, mülki, mühendis baytar, polis, gümrük ve geliştirilmiş yeni bir top okulu bulunmaktaydı. Darülfünun da yeniden düzenlenerek 1900 yılında eğitime başladı.

Sultan II. Abdülhamit istibdadına ilk örgütlü muhalefet çoğu öğrenci ve subay olan aydınlardan geldi. 1889 da gizli bir cemiyet kuran muhalifler kısa zamanda büyük bir muhalif topladı. Tarihimizde genç Tükler olarak bilinen muhalifler, Yeni Osmanlıların Hüriyet, Meşrutiyet ve Osmanlılık fikirlerini paylaşıyor, Kanûn-u Esasi’nin tekrar yüülüğe konmasını istiyorlardı. İsmi daha sonra İttihat ve Terakki’ye çevrilen cemiyet, yurtiçi ve yurtdışında örgütlenerek etkili bir muhalefet yaptı. Ayaklanmaya kadar varan bu baskı sonunda Sultan II. Abdülhamit, 24 Temmuz 1908’de meşrutiyeti tekrar ilan etti. 1918 yılına kadar süen II. Meşrutiyet yenileşme açısından yoğun bir uygulama dönemi olmuştur. Yapılan reformlar ve yaratılan hüriyet ortamı itibarıyla adeta Cumhuriyetin laboratuarı mesâbesinde idi.

Yapılan ıslahatlar cümlesinden olarak şehirlerde belediye teşkilatı kurulmuş, İstanbul’da mevcut olan Şehremaneti yeniden düzenlenerek şehrin temizlik, asayiş ve itfaiye işleri batı usulünde tanzim edilmiştir. İktisadi kalkınmada bankacılığın önemi idrak edildiğinden, 1917 yılında Osman İtibarı Bankası kurulmuş, Tük Ticaret Bankası da 1914 başında “Adapazarı İslâm Ticaret Bankası” adıyla bir şirket olarak teşekkül etmiştir.

Yine bu dönemde Tük kadını erkeklerin haklarına eşit haklar kazanmaya başlamış, memur olma hakkını elde etmiş, İstanbul’da İnas Darülfünunu açılarak, kızlara yüksek tahsil yapma imkanı verilmiştir. Aydın din adamı yetiştirmek amacıyla önemli bir adım olarak medreselerin programları yeniden düzenlenmiş, Latin harflerin alınması konusunda ciddi tartışmalar yapılmıştır.

Ekleyenin notu: Bizde tarihçilik maalesef yazma tarihçiliktir. Biz yaşadığımızı, öğrendiğimizi değil de yaşamak istediğimizi, insanlara göstermek istediğimizi yazmayı daha çok severiz. İşte bu sebeple tarih bize hep yalan yanlış bilgilerle öğretilmiştir.

Bir tarihçi değilim, II. Meşrutiyet gibi hangi olayın iyi hangisinin kötü olduğunu bilemem ama ortada tek taraflı bir övgü varsa orada mutlak kötü bir şey vardır diyebilirim. En azından edebiyat öğretmeni olarak bunu yapabilirim.

Bir edebiyatçının gözüyle bu yazıyı okuduğumda sizlere ancak bunu söyleyebilirim. II. Meşrutiyet ‘i doğru anlamak, II. Meşrutiyet ‘i doğru okumak için etraflıca okuma yapmak, gözlem yapmak, araştırma yapmak gerekir. Ancak o zaman II. Meşrutiyet ‘i layıkıyla anlarız.

Genç Kalemler ve Türkçülük

Cumartesi, Nisan 6th, 2013 | 792 views

XIX. yüzyılın sonlarında, yazını da etkileyen, daha doğrusu besleyen üç düşünce akımıyla karşılaşılmaktadır. Batıcılık, Tükçülük, İslamcılık’tır bu üç düşünce akımı. Genellersek Edebiyat-ı Cedideciler batıcı, eskiyi savunanlar İslamcı ve Osmanlıcıdır. “Tükçe Şiirler” (1899) adlı kitabıyla Mehmet Emin Yurdakul da Tükçülüğe bağlanır. Bu üç akım, Cumhuriyet’e dek Tük yazınındaki akımları belirleyecek, Cumhuriyet’ten sonra da siyasal kümelenmelere bağlı olarak etkinliğini südüecektir. Ama günümüze ulaşan Tük yazını, özellikle 1930’dan sonra başka bir çizgide gelişir. Şimdi kısaca XX. yüzyıldaki gelişimi izleyelim. Mehmet Emin Yurdakul’un çıkışı, ancak Meşrutiyet’te bilinçli bir çizgiye oturtulur ve bir akım niteliği kazanır. Milli Edebiyat adıyla anılan bu akımı başlatanlarsa, Selanik’te çıkardıkları Genç Kalemler dergisiyle Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntem ve Ziya Gökalp’tir. Nisan 1911’de yayımlanan Genç Kalemler, daha önce çıkarılan Hüsn ve Şiir adlı derginin süeğidir. Ad değişikliğinin gerekçesi ilk sayıda şöyle açıklanır: “Evet, gazetenin heyet-i tahririyesi (yazı kurulu) sizin evvelce tanıdığınız gençlerdir. Onlar düşünüyorlardı ki Hüsn ve Şiir namı yalnız ihtisasata müteallik mevada (duygulara ilişkin konulara) taalluk ediyor. Halbuki maksatları yalnız bu değildir. Hüsn ve Şiir’in şumul-i manasından maada (anlamının kapsamı dışında) mahsulat-ı fikriyye (düşünce üünleri) de gazetelerinde geniş bir mevki haizdir. Binaenaleyh risalenin ismini değiştirdiler, ona Genç Kalemler dediler.” Genç Kalemler’in ilk sayısında yer alan “Yeni Lisan” başlıklı imzasız yazı Ömer Seyfettin’ce yazılmıştır. Dilde özleşmenin savunulduğu yazıda, ulusal bir yazın oluşturabilmek için önce ulusal bir dilin gerekliliği üzerinde durulur. Derginin sonraki sayılarında da “Yeni Lisan” genel başlıklı yazılar süer. Beşinci sayıdan başlayarak yazıların altındaki soru imi yerine “Genç Kalemler Tahrir Heyeti” imzası konulur.

Başlangıçta Ömer Seyfettin ve Ali Canip Yöntem’in çabalarıyla çıkarılan derginin etkinliği Ziya Gökalp’ın da katılmasından sonra artar. “Milliyet, kavmiyyet kavramlarına dayalı Tükçülük düşüncesinin geliştirildiği görülü. Meşrutiyet’in ertesinde İstanbul’da kurulan Tük Derneği, Tük Ocağı gibi kuruluşlarca da bu düşünsel temel beslenir. Tük yazın tarihinde “Genç Kalemler” ya da “Yeni Lisan Hareketi” adlarıyla anılan bu girişim Milli Edebiyat akımını hazırlamış, konuşulan İstanbul Tükçesi’nin kullanıldığı, ulusal kaynaklara yönelik yeni bir edebiyat anlayışının başlangıcı olmuştur.

Milli Edebiyat yolundaki ilk örnekler, kuşkusuz akımı başlatanlarca verilir. İlkeler bellidir: Dilde yalınlık, halk yazını şiir biçimlerinden yararlanma ve hece ölçüsü, konu seçiminde yerlilik. Çok önemli bir yenilik de, daha yüzyılın başında Mehmet Emin Yudakul’un gerçekleştirdiği şiirin İstanbul dışına çıkması, Anadolu’ya açılması olgusudur. Nabizade Nazım, bunu gerçekçi bir üün ortaya koyabilmek amacıyla Karabibik’te yapmış, ama bu deneme orada kalmıştır. Tükçülerdeyse bu seçiş, bilinçli bir tutumun üünüdü.

Benzeri bilinç, konu olarak Tük tarihinin seçilmesinde de görülü. Siyasal durum, dolayısıyla bağlanılan ideoloji, Tükçüleri Osmanlı tarihini atlayıp uzak geçmişe, Anadolu öncesine gtimeye iter. Siyasal Osmancılığa tepkidir bu. Şiirde Ziya Gökalp, öykü ve romanda Ahmet Hikmet Müftüoğlu bu seçişin en belirgin örneklerini verirler. O yıllarda Tük Ocağı’nın çalışmalarına katılan Halide Edip Adıvar da bu eğilime kapılır. Ama Tükçülük akımı etkisindeki romanı Yeni Turan (1912) yapıtları arasında bu yolda yazılmış tek örnek olarak kalacaktır.

Mehmet Emin Yurdakul (1869-1944)

Cumartesi, Mart 23rd, 2013 | 4.650 views

Mehmet Emin Yurdakul’un Hayatı

Mehmet Emin Yurdakul, 13 Mayıs 1869’da İstanbul’da doğdu,14 Ocak 1944’de aynı kentte öldü. Mehmet Emin Yurdakul  Beşiktaş Askeri Rüştiyesi’ni bitirdikten sonra bir süe Mülkiye Mektebi’nin idadisinde okudu.1887’de Babıâli Sadaret Dairesi Evrak Odası’nı aylıksız kâtip olarak atandı.1899’da Hukuk Mektebi’ne başladı. Öğrenimini ABD’de tamamlamak üzere okuldan ayrıldı. Ancak bu isteği gerçekleşemedi. Memurluk yaşamına döndü. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girdi. şiirlerinde dile getirdiği düşünceler, yansıttığı gerçekler saray tarafından kuşkuyla karşılandığı için 1907’de Erzurum rüsumat nazırlığına gönderildi. II. Meşrutiyet sonrası 1909’da bahriye müsteşarlığına, bu görevi istemeyince de Hicaz valiliğine atandı.Bir yıl sonra Sivas valiliğine getirildi. Ancak çalışması engellenince, üç ay sonra bu görevinden de ayrılarak İstanbul’a döndü. Tük Ocağı’nın kurucuları arasında yer aldı, derneğin başkanı oldu. Çıkarılan Tük Yurdu dergisinin de sorumluluğunu üstlendi. Mehmet Emin, İttihat ve Terakki yönetimiyle arası açılınca Erzurum valiliği göreviyle 1911’de İstanbul’dan uzaklaştırıldı. Yurdakul, ertesi yıl da emekliye ayrılmak zorunda bırakıldı.1913’te Musul milletvekili seçildi. Halide Edip, Köprülü zade Fuat ve Hamdullah Suphi ile birlikte Hars ve ilim Heyeti üyeliğinde bulundu. Milli Tük Fırkası’nın kurucuları arasında yer aldı. Mehmet Emin, I. Dünya Savaşı sonunda İstanbul işgal edilince,1921’de Anadolu’ya geçti ve Atatük tarafından ilgiyle karşılandı. Antalya, Adana, İzmir yörelerinde dolaşarak halkın ve ordunun manevi gücünü arttırıcı konuşmalar yaptı, Şebinkarahisar, Urfa ve İstanbul milletvekili seçilerek beş dönem meclise girdi. Mehmed Emin Yurdakul edebiyat yaşamına Servet-i Fünun döneminde başlamıştır. İlk kitabı Tükçe şiirler ilgiyle karşılanmış, yankılar uyandırmıştır. Dönemin şiir anlayışı dışında, hece ölçüsünü kullanarak yazdığı şiirlerinde yalın bir dil kullanmıştır. Mehmet Emin Yurdakul Tük edebiyatına halk sesini getiren şair olarak nitelendirilmiştir. Osmanlıcılık ve İslamcılık akımlarına karşı Tükçülük akımını savunan, bu konudaki düşüncelerini dile getiren öğretici şiirler yazmıştır.

Mehmet Emin Yurdakul şiirde biçim yönünden yenilikler yapmıştır. Mehmet Emin Yurdakul geleneksel Tük şiirinde sürekli kullanılan kalıpların yerine 4+4+4+3=15,4+4+4+5=17,4+4+4+7=19 gibi alışılmışın dışında kalıplar kullanmıştır. Mehmet Emin Yurdakul dörtlük geleneğinin dışına çıkarak üçer, altışar, sekizer dizelik kıtalar kurmuştur. Servet-i Fünun doğrultusunda Batı’dan gelen sone biçiminde şiirler de yazmıştır. Mehmet Emin Yurdakul halkçı, ulusçu düşünce ve duyguları dile getirmiştir. Toplumsal ve ulusal konuları işlemiştir. Mehmet Emin Yurdakul halkın ve ülkenin gerçeğini, özgülük istemini yansıtmıştır. Coşku, umut, yüeklendirme ve öğreticilik, şiirinin belirgin öğeleri olmuştur.

Mehmet Emin Yurdakul Eserleri:

Ankara, 1939, İkbal Yayınevi
Tük Sazı, 1914, Atlas Kitabevi
Tükçe şiirler, 1899
Ey Tük Uyan, 1914
Tan Sesleri, 1915
Aydın Kızları, 1919
Mustafa Kemal, 1928 Ahmet İhsan Matbaası
Zafer Yolunda, 1918
Dante’ye, 1920

Benim Şiirlerim

‘Sen kalbsizsin; hani senin gençliğin hayatı?
‘Aşklarım mı? Bir nefeste solabilen bu şeyler,
‘Bir yanar-dağ ateşiyle kömü gibi karardı;
‘Şimdi ise yerlerinde bir sıtmalı yel eser.

‘Evet, benim her şi’rimde yılan dişli diken var;
‘Sizler gidin bal verecek yeni açmış gül bulun.
‘Belki benim acı sesim kulakları tırmalar;
‘Sizler gidin, genç kızların tüküsüyle şen olun.

‘Varın sizler, onlar ile korularda el ele
‘Gezin, gülün, bir çift bülbül aşkı ile yaşayın;
‘Yalnız kendi, yalnız kendi rûhunuzu okşayın.

‘Zavallı ben, elimdeki şu üç telli saz ile
‘Milletimin felâketli hayatını söyleyim;
‘Dertlilerin gözyaşını çevrem ile sileyim! ..’

Cenge Giderken

Ben bir Tük’üm; dinim, cinsim uludur;
Sinem, özüm ateş ile doludur.
İnsan olan vatanının kuludur.
Tük evladı evde durmaz giderim.
Muhammed’in kitabını kaldırtmam;
Osmancık’ın bayrağını aldırtmam;
Düşmanımı vatanıma saldırtmam.
Tanrı evi viran olmaz, giderim.
Bu topraklar ecdadımın ocağı;
Evim, köyüm hep bu yerin bucağı;
İşte vatan, işte Tanrı kucağı.
Ata yurdun, evlat bozmaz, giderim.
Tanrım şahit, duracağım sözümde;
Milletimin sevgileri özümde;
Vatanımdan başka şey yok gözümde.
Yâr yatağın düşman almaz, giderim.
Ak gömlekle gözyaşımı silerim;
Kara taşla bıçağımı bilerim;
Vatanımçin yücelikler dilerim.
Bu dünyada kimse kalmaz, giderim.

Bırak Beni Haykırayım

Ben en hakîr bir insanı kardeş sayan bir rûhum;
Bende esîr yaratmayan bir Tanrı’ya îman var;
Paçavralar altındaki yoksul beni yaralar;
Mazlumların intikamı olmak için doğmuşum.

Volkan söner, lâkin benim alevlerim eksilmez;
Bora geçer, lâkin benim köpüklerim kesilmez.

Bırak beni haykırayım, susarsam sen mâtem et;
Unutma ki şâirleri haykırmayan bir millet,

Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir;
Zaman ona kan damlayan dişlerini gösterir,

Bu zavallı süü için ne merhamet, ne hukuk;
Yalnız bir sert bakışlı göz, yalnız ağır bir yumruk! ..